Şöyle bir gece düşün. Dışarıda karın o uyuşturan sessizliği yok; aksine, buz gibi esen, hırçın bir rüzgar var. Sokak lambalarının altında hiçbir şey görünmüyor ama rüzgarın sesini, binanın köşelerine çarpan o uğultusunu iliklerinde hissediyorsun. Sanki gökyüzü, yeryüzündeki tüm fazlalıkları, tüm tozları ve tüm yorgun düşünceleri süpürüp atmak için yemin etmiş gibi.
Bu rüzgar, görünmez bir el gibi hayatını yokluyor. Camlara çarpan o sert hava, sana bir şeyi hatırlatıyor: Sadece kökü derinde olanlar bu rüzgara dayanabilir. Zihnindeki o uçuşan, seni yoran küçük hesaplar, bu gece o fırtınayla birlikte savrulup gidiyor. Geriye sadece en çıplak, en gerçek halin kalıyor.
Kalkıyorsun, mutfağa gidip bir bardak su alıyorsun. Dışarıda rüzgar bir canavar gibi ulurken, elindeki suyun sarsılmaz durgunluğu sana bir güven veriyor. Bardaktaki su hiç kımıldamıyor; dışarıdaki tüm o kaosa rağmen, o kendi merkezinde duruyor.
Bir yudum alıyorsun. Boğazından geçen o soğuk su, dışarıdaki ayazla birleşiyor ama içindeki o "merkez" hissini daha da güçlendiriyor. Rüzgarın alıp götürdüğü her şeye karşılık, su sana burada olduğunu ve sağlam durduğunu söylüyor.
Şimdi bir yudum su al ve düşün. Bu su, sadece bir içecek mi? Yoksa sana, hayatın tüm o sert ve soğuk rüzgarlarına rağmen, içindeki o dingin dengeyi koruyabileceğini fısıldayan bir müttefik mi?
Kim bilir... Belki de en büyük netlik, her şeyin savrulduğu bir fırtınanın ortasında, yerinden milim oynamayan o tek gerçeği bulduğunda gelir. Ya da belki de sadece sert bir rüzgar ve bir bardak su, hepsi bu.
Kim bilir...