Işığı kapattığın o milisaniye ile karanlığın odaya tam olarak yerleştiği an arasında isimsiz bir boşluk vardır. Gözlerin, az önceki aydınlığın hayaletini hala retinasında taşırken, oda ne tam aydınlıktır ne de tam karanlık. İşte o an, Eşik’tir.
Eşik, sadece bir ışık kırılması değildir; bir vazgeçiştir. Gündüzün tüm tanımlarından, isminden, unvanlarından ve sırtında taşıdığın o görünmez kimlikten vazgeçtiğin yerdir. Eşikte dururken, ne dün akşamki kişisindir ne de yarın sabah uyanacak olan. Sen, sadece o boşluksun.
Mutfağa doğru yürürken adımların yeri ezberlemiş birer reflekse dönüşür. Bardak, tezgahın üzerinde bir cisim değil, bir ihtimal olarak durur. Suyu doldururken çıkan ses, sessizliği bozmaz; sessizliğin içindeki bir frekansı doldurur. Su, burada bir ihtiyaç değil, madde ile ruh arasındaki o ıslak bağdır.
Bir yudum alıyorsun. Su boğazından geçerken, bilincin o ince çizgide dans eder. Tam o anda, zihninde beliren o tek cümle, o tek görüntü aslında senin en yalın halindir. Gün boyu binlerce veriyle beslenen beynin, bu eşikte sana sadece gerçeği fısıldar.
Şimdi o bardağı yavaşça bırak ve düşün. Sen, o gün boyu koşturan "sen" misin? Yoksa sadece bu eşikte, karanlık ile aydınlığın birleştiği o tanımsız boşlukta, elinde bir bardak suyla duran o sessiz gözlemci mi?
Kim bilir... Belki de asıl hayat, eşiklerin dışındaki o büyük gürültüde değil, tam o sınırda, ne o ne bu olduğun o adsız anda yaşanıyordur.
Kim bilir...