Şöyle bir gece düşün. Odandaki ışıklar sönük, yalnızca dışarıdaki sokak lambasından sızan solgun bir huzme var. Bu loşluk, her şeyi olduğundan daha büyük, daha belirsiz gösteriyor. Etrafında dans eden gölgeler... Onlar, gündüz sakladığın, üzerine perde çektiğin her şeyin gecenin birinde dile gelişi.
Koltuğunda oturuyorsun. Ne kadar kaçmaya çalışsan da, o gölgeler seni buluyor. Çünkü anlıyorsun ki, onlar duvarlarda değil, senin içinde. Tüm o pişmanlıklar, tüm o yarım kalmışlıklar, gölgelerin sessiz dilinde sana bir şeyler fısıldıyor. Bu gece, kaçışın değil, yüzleşmenin gecesi.
Kalkıp mutfağa gidiyorsun. Bardağa doldurduğun su, loş ışıkta parlıyor. Tıpkı bir ayna gibi. Avuçlarında tuttuğun o soğuk, yüzleşmenin verdiği o dürüst acıyı hafifletmek ister gibi. Bir yudum alıyorsun; suyun o berrak hissi, zihnindeki karmaşayı bir anlığına dağıtıyor. O an anlıyorsun: Gölgeler kötü değildir; onlar sadece ışığın olmadığı yerleri gösterir.
Şimdi bir yudum su al ve düşün. Bu soğuk berraklık, sadece bir içecek mi? Yoksa o gölgelerle yüzleşmen için sana verilen bir mola, kendi aynana bakma cesaretini veren bir davet mi?
Kim bilir... Belki de en büyük ışığı, hayatının en derin gölgelerine bakabildiğin an bulursun. Ya da belki de sadece bir bardak su ve yansıması, hepsi bu.
Kim bilir...