Şöyle bir gece düşün. Günün yorgunluğu, omuzlarında ağır bir yük. İşten çıkmışsın, adımların yorgun ama zihnin henüz susmamış. Ve tam o anda, o anı görüyorsun: Ağaçtan canlı canlı düşen yaprakları. Bir vedanın bu denli parlak, bu denli aceleci ve renkli oluşu seni durduruyor. Onlar dökülmüyor, sanki dans ederek, hayatlarının en görkemli anında toprağa iniyorlar.
Bu görüntü, seni alıp bambaşka bir zamana götürüyor. Çocukluğuna, o dertsiz, tasasız, keşiflerle dolu ilkokul yıllarına. O zamanlar, hayat sadece oyundan ve merak etmekten ibaretti. Ne bir ret acısı, ne de güven sarsıntısı vardı. Belki çok özlediğin o masumiyet, belki de mutluluğun en saf hali... Bilmiyorsun, duygular karmaşık.
Ama bir şey net: Sonbahar, sende diğer mevsimlerden farklı bir iz bırakıyor. O yapraklar düşerken, sanki zihnindeki kalın perdeler de aralanıyor. Bu, bir mevsimden çok, içindeki bir kapının açılışı. Geçmişin en güzel anılarının sarı, kızıl ve kahverengi tonlarda döküldüğü bir dönem.
Şimdi o sessizliği dinle ve düşün. O düşen canlı yapraklar, sana ne anlatmaya çalışıyor? Geçmişteki masumiyetine duyduğun özlemi mi? Yoksa o güzel anıların, tıpkı bu yapraklar gibi, canlılığını hiç kaybetmediğini ve her zaman geri dönebileceğin bir yer olduğunu mu fısıldıyor?
Kim bilir... Belki de sonbaharı bu kadar sevmen, onun sana hem vedayı hem de umudu aynı anda sunabilen, hayatın en dürüst ve en melankolik şairi olduğunu hissetmendir.
Kim bilir...