"Peki, sizin ayrıcalığınız ne?" diye soruyor.
"Çok basit" diyorum. "Okumak, sadece okumak. Okuyan insan, dünyanın aklına yaslar sırtını. O zenginlerin arkadaşları birkaç finansçı, üç beş holding yöneticisi. Üstelik içtenlikten her zaman şüphe duyulan ilişkiler içindeler. Oysa benim dostlarım dünyamın gelmiş geçmis en akıllı ve en yaratıcı insanları: Aristoteles, Platon, Ibn Rüsd, Faulkner, Homeros, Nietzsche, Ibn Haldun... Bunları hangi maddiyatla bir tutabilirsin?"
En temiz, en dürüst, en akıllı sizsiniz, kalan herkes ise aptal ve cahil, öyle mi?" Gülüyorum. "İnsanların çoğunun aptal olduğu doğrudur" diyorum. "Özellikle zenginler. Sen bu yaşta bunu fark edemiyor olabilirsin, çünkü haklı olarak varlıklı bir adamla evlenmek, çocuğunu kucağına almak, güzel bir araba ve ev istiyorsun. Ama benim gördüklerimi görebilsen "Neymiş onlar?" diye atılıyor. "Nedir göremediğim?
"Zenginlik insana ait bir özellik değil" diyorum. "Para insanin dogal bir parçası değil; kaybolabilir, çalınabilir, soyut bir kavram, birtakim sıfırlar... Zaten hayatta anlamı olan degerler parayla sahip olunamayanlar. Kitap, çalışacak insan, eşya alabilirsin; ama bunlar bilginin, dostluğun, paylaşma duygusunun yerini tutamaz.
Arkasında geçen seferden hatırladığım gibi, bordodan kırmızıya çalan, ahşap çerçeveli bir pano vardı; üstündeki Atatürk resmi yine “vatan mahzun, ben mahzun” der gibi üzgün bir ifadeyle bakıyordu.
Zaman bana da bir nehir gibi geliyor. O nehirde yüzüyorum. Sular akıyor ama hangi damla arkamda, hangisi önümde; nehir mi daha hızlı akıyor, ben mi; su önüme mi geçiyor, arkamda mı kalıyor anlayamıyorum. Gerçek olan tek şey sonsuz bir akış.
“Onca sayfa okunur mu hiç ya? Özetlerine baktım.”
Bunları söylerken kucağındaki iPad’i işaret ediyordu. O zaman hayatı, aşkı, ölümü, felsefeyi, edebiyatı 140 karakterlik tweet’lerle ifade eden bir kuşakla konuştuğumu daha derinden kavradım. Aramızdaki uçurum kapanmayacak cinstendi.