Bir ovaya gittiğinizi düşünün. Elinizde hidrojen, metan ve karbon monoksit dedektörleri var. Ama ovanın derinliklerinde uranyum da yer alıyor. Ve sizin elinizde uranyumdan sızan radyasyonu algılayacak bir dedektörün olmaması, o ovada uranyumun bulunmadığı anlamına mi gelir?
Ayı bunun gibi. Bir insanda, zihninin derinliklerinde yer alan tehlikeli inançları algılayacak bir bilincin olmaması, o inançların zihninde yer almadığını mı gösterir?
Küçük bir örümcek, yakaladığı sineğin üzerine abanmıştı. Sinek hâlâ canlıydı; kanatları çaresizce çırpınıyor, arka ayakları boşlukta ileri geri savruluyordu. Örümcek baş kısmını sabitlemiş, sabırlı ve mekanik bir kararlılıkla bekliyordu. Hayatla ölüm arasındaki o dar aralık, bankın birkaç santimetrelik köşesine sığmıştı.
Alvin'in odağı değişti. Bugün, sinek için dünyanın en önemli günü olmalı, diye düşündü. Varoluşunun bütün anlamı şu anda, şu ağdan kurtulabilmeye indirgenmişti.Örümcek için de
önemli bir gündü belki; o da hayatta kalmaya çalışıyor, beslenmek zorundaydı. Büyük bir av yakalamıştı. İkisi de kendi merkezlerinde haklıydı. İkisi için de önemli bir gündü.
Alvin dizlerinin üzerindeki şapkayı eline aldı. Sonra ani bir hareketle şapkayı örümceğin üstüne sert bir şekilde çarptı. Ağ dağıldı, iki küçük canlı ezildi. Geriye hesabı sorulmayacak iki küçük beden kaldı.
"Önemin ne önemi var," diye mırıldandı. Az önce ikisi için hayatın en büyük meselesi olan şey, şimdi toz kadar değersizdi. Bir saniye önce evrenin merkezi sandıkları mücadele, tek bir hareketle silinmişti.
Biz de farklı değiliz, diye düşündü. Bazı anları, bazı hırsları, bazı korkuları hayatımızın odak noktası yaparız. Onlar olmadan yaşayamayacağımızı sanırız. Sonra hayat gelir; bir hastalıkla, bir kazayla, bir afetle ya da sıradan bir rastlantıyla şapkasını üzerimize indirir. Bütün merkezler dağılır. O zaman anlarız: önem dediğimiz şey, yalnızca ışığın önünde duran küçük bir cisimdir. Gölgesinin büyüklüğüne aldanıyoruz.