Ve kaptan, genç ateşçiyi hemen Port Said'de, diğerlerini İstanbul'da vapurdan attı.
Fakat bunlar, "Kuru baklayla ateş yakamayız!" demesini ve kaptanın yarım koyununu almasını öğrenmiştiler...
Biraz evvel buraya doğru koşarken kaptanın açık kapısından dışarı vuran et kokusu burnuna geldi. Ve dimağı bir anda şu konuşmayı yaptı:
"O neden et yiyor, o sarhoş?"
"Çünkü o, kaptan!"
"Fakat o, bir öküzden daha budaladır!"
"Fakat o, senden çok okumuştur! "
"Beni de okutsalar ben de okurdum..."
"Ne yapalım, senin baban çabuk öldü, senin diline baktırılmadı ve sen okuyamadın... Tesadüfün cilvesi bu!.."
Onun sırtına giyeceği yoktu ve mal sahibi seksen kat üst üste giyebilirdi. Bu tesadüftü... Fakat, eğer mal sahibi bunlara ayda yirmişer lira fazla verse, -bunu
yapmak onu hiç de sarsmazdı- o zaman bunların da birer kat, ikişer kat elbiseleri, çamaşırları olur ve "tesadüf" böyle olmazdı...
Tesadüfün bu kadar kolay değişebileceği hiç de aklına gelmemişti.
Birçok yerlerde birçok adamların konuşmalarına kulak vermiş, onlardan daha az akıllı olmadığına kanaat getirmişti. Kuvveti de yerindeydi; şu halde sırf bir tesadüf onu böyle, ötekileri öyle yapmıştı ha? O zaman birdenbire farkına vardı ki, kendisini ve arkadaşlarını, hatta bütün kendisine benzeyenleri bir hareketten, bir kabarıştan men eden, bu "tesadüfe inanma"dır. Çünkü öyle anlar olur ki, insan, çok cüretli denebilecek şeylere bile kalkar, hiç akranı olmayanlara bile hücum eder; fakat hücum edeceği şeyin yalnız bir fikir, görünmez bir kuvvet, bir "tesadüf" olması, onu yerinde oturmaya mecbur eder... Halbuki, mademki eninde sonunda hep birdi ve hiçbir zaman şimdi olduklarından daha fena olmaları mümkün değildi, niçin "tesadüf"e de hücum etmekten çekinmeliydi?