"İlk öldürmelerimizi başardığımız ve birbirimizi kıskanarak kutladığımız o günlerin ardından yüreklerimizin korkunç bir şekilde ezilmeye, titremeye başladığını hissettik. Dökülüp duran ve bir daha kalkmayanları gördükçe hakiki öldürmelerde bulunduğumuzu ve hakiki bir şekilde öldürüldüğümüzü olanca gerçekliğiyle anladık. O kış kıyamette nasıl ölündüğünü de yakından yakına seyredip durdukça, öldürmek uğruna yaşamaktan, ölmek kadar zahmet duymaya başladık: Yaşamak, ölmek ve öldürmek birbirinden farksız birer dert oldu; ölürken öldüğümüz gibi sanki öldürürken de ölüyorduk, ölmeden ve öldürmeden dururken de. Bu denge savaş boyunca bizi gitgide bütün zorlara alıştırarak sürdü ve sonunda bütün zorlar kolay oldu. Artık bilinçsiz bir uyuşukluk içinde sersem sersem yaşıyor, sersem sersem öldürüyor, sersem sersem de ölüyorduk. Uykusuz gözlerimizi siperden uzaklara, karanlıklara dikmiş uzun uzun beklerken, sessizliğin ve durgunluğun düşünüp durduğu başlarımız arı kovanı gibi uğuldar, vücutlarımız kesilirdi. Ve o zaman beynimizin bir köşeciğinden peyda olan zayıf bir ışık halinde artık unutmaya yüz tuttuğumuz şeyleri düşünürdük. O ilk duygularımızı; korku, sevinç ve heyecandan içi içini yiyen, içi içine sığmayan yüreklerimizi; o öncelik, fazla isteğini; o bencil çocuk hesaplarını ve kıskançlıklarını... "