Orada uzun süre, afallamış bir halde, yarı baygın yattım. Yüzümden kan çekildi, aniden üşüdüm, dişlerim takırdamaya başladı. Ayağa kalktım ve bana doğru uzanan ellere baktım. Korkunçtu. Bu gerçekti!
O zamana kadar hayatımda olan her şey, gerçekten sadece bir oyundu, hatta evden kaçışım, hatta Sormovo işçilerinin görkemli savaş ekibiyle eğitimim, hatta dün ormanda dolanmam bile. On dört yaşında bir çocuk olan ben, bu kara ormanda tek başıma, düpedüz öldürdüğüm bir adamın cesedinin yanında beklerken dehşete kapıldım. Kulaklarımdaki uğultu durdu ve alnımdan soğuk bir ter boşandı.
Korkudan ayağa fırladım, parmak uçlarımda cesede doğru ilerledim, kimlik belgemin bulunduğu deri çantayı kaptım ve gözümü hep yere serilmiş cansız bedene dikerek çalılara doğru geri çekildim. Sonra döndüm ve çalıların arasından doğruca yola fırladım, insanların olduğu köye doğru koştum. Burada yalnız kalmayayım da ne olursa olsun, diyordum.
"Uyumaya çalışacağım," diye karar verdim. "Şimdi gece, kimse beni burada bulamaz. Yorgunum, uyuyacağım. Sabahleyin bir şeyler düşünürüm artık."
Uykuya dalarken, Arzamas'ı, göleti, sallarla savaşımızı, eski sıcak battaniyenin altındaki yatağımı birer birer aklımdan geçirdim. Fedka'yı ve onun beslediği güvercinleri hatırladım. Bütün bunlar beni hüzünlendirdi.
Kuru, boğucu sıcak bir akşamdı. Çok uzaktaki kasabadan çan sesleri geliyordu. Otuz kilisenin rahipleri ve din adamları, isyankar ülkeyi yatıştırmak için dua ediyorlardı.