Gece birden açarsın gözünü, kolun uyuşmuş, hissiz kalmıştır. Bu et, sabah sana ait olan bu et, omzuna yapışık kıpırdayan bu yaratık sana ait değil gibidir artık. Yabancılaşırsın koluna ve kolun üzerinden bedenine.
İki kişi—nasıl oluyorsa—bazen birdenbire yabancılaşıverir. Tuhafdır, bu yabancılığı aynı anda duyumsarlar. O an ortada hiçbir somut konu yoktur, elle tutulur, adı konur hiçbir mevzu yoktur ama sohbete bir ağırlık çöküverir birden.
Yabancılaşma duygusunun en beter yanı sanırım ani olması. Hiçbir duygu onun kadar habersiz, yersiz, onun kadar çat kapı değildir. Bir bakarsınız, o uğursuz kokusuyla içinize çöreklenivermiş.
Lise talebesiydim, sanırım on altı yaşındaydım—daha öncesi varsa da ben hatırlamıyorum—ilk yabancılaşmamı yaşamıştım. Sınıfta, boş gözlerle insanların yüzlerine bakarken hissettim bunu ilk kez. O an, işte o an, uzaylı olma hissini deneyimledim.
İşte o yabancının kendine dönük olarak hissettiği yabancılık hissi, dünyaya, objelere, insanlara doğru olunca yerini yabancılaşmaya bırakıyor. Bir tanımı, kuralı, izahı yok yabancılaşmanın hangi koşullarda gerçekleşeceğinin.