Eğer çok geçmiş zamanlarda yaşamış bir filozof olsaydım kendine en çok acı çektirmeyi sevenlerden biri olurdum. Varoluşsal sancılar içinde derin biçimde kıvrananlardan. “Ben kimim, ben neyim, niye varım?” Ben neden kendimi tüketecek derecede canımın yanmasına izin veren biriyim. Haz mı duyuyorum yoksa alıştığım düzenin bir parçası haline mi geldi her şey. Nietzsche gibi yaşadığı sorunlardan dolayı bedeni tükenmek üzere olan biriyim. Tüm hücrelerim hissediyor acıyı. Hepsi teker teker çığırıyor ama duymuyorum. Odamda en baş köşede bir çiçeğim var. Tüm acılarımı ona gömmüşüm. Nazikçe besliyorum onu. Kurumasın. Toprağı az hemen çoğaltalım. Suyunu verelim daha çok güneş görsün. Hak ettiği değeri son damlasına kadar verelim. Bütün çabalarımla onu sonsuza kadar büyüteyim. Bu bildiğin çiçeklerden değil kötü bir kokusu var yanına yaklaşılacak gibi değil. Dikenleri kaktüsü bile geçecek kadar sert dokunsam ellerimi parçalar. Bir gün sinek kapar gibi açılacak yaprakları benide yutacak diye korkuyorum. Ama yinede bakımını hiç eksik etmiyorum. Sakın ha sakın kurumasın!Acılarımın çok daha fazlasını gömeceğim içine…