Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Ankara romanını bitirdiğimde yalnızca bir şehri değil, bir zihniyet dönüşümünü okuduğumu hissettim. Selma Hanım’ın üç evliliği üzerinden Ankara’nın Milli Mücadele yıllarından Cumhuriyet’in ilk dönemlerine ve sonrasına uzanan değişimini izlemek, romanın en ince ve en güçlü detaylarından biri.
Selma Hanım’ın her eşi aslında bir dönemin ruhunu temsil ediyor. İlk evlilikte milli mücadele dönemi ve Ankara , ikinci evlilikte yozlaşma ve hayal kırıklığı… üçüncü evlilik ise Cumhuriyet’in heyecanı ve yükselen yeni hayat, Ankara büyürken, değişirken, modernleşirken Selma’nın hayalleri ve kırılmaları da o şehirle birlikte evriliyor. Şehir ile birey arasındaki bu paralellik beni en çok etkileyen noktalardan biri oldu.
Kitapta beni derinden sarsan şu söz ise uzun süre zihnimde yankılandı:
"Yeni nesile biz vücut verdik. Onu bizim neslimiz yarattı. Hem de, ne mihnetler, ne meşakkatler, ne tehlikeler mukabilinde; ne zor, ne korkunç imtihanlardan geçerek...
Evet, biz düşündük. Biz, tahayyül ettik, biz, istedik. Fakat bizim düşüncemiz onlarda vaka; bizim hayalimiz onlarda hakikat; bizim isteğimiz, onlarda irade oldu. Onun için yeni nesil, bizden, yalnız daha bahtiyar değil, bizden daha kuvvetli bizden daha ileridir"
Bugün sıkça eleştirilen “yeni nesil” kavramını düşünmeden edemedim. Belki de her yeni kuşak, bir öncekinin hayallerinin gerçeğe dönüşmüş hâlidir. Onları eleştirirken aslında kendi ideallerimizin sonuçlarını eleştiriyor olabilir miyiz? Bu sorgulama romanı zamansız kılan en güçlü yönlerden biri.
Bir diğer çarpıcı bölüm ise:
"Hep geçmişteki hizmetleri ve muvaffakıyetleriyle övünerek halk üzerinde bir üstünlük hakkı kazanmak isterler. İkide bir "Biz, inkılaba hizmet etmedik mi?" derler. Fakat "Simdi etmiyorsunuz" sözü karşısında ne diyeceklerini