Kalbinde ve ruhunda boşluk, tenhalık, hastalık vardı. En kalabalık, eğlenceli cemiyetlerde, denizde, göz alıcı kontra âlemlerinde bazen yapayalnızmış gibi bir kenara çekilir, dalar, düşünürdü. Rezzan‘ı unutamıyordu. Rezzan ile kaybettiği tatlı ve mesut hayatı şimdi ona mazide kalmış, ele geçmez bir hayal gibi eşsiz, parlak görünürdü. Ekseriyetle daldığı düşüncelerde rezzan ile geçirebileceği aydınlık, mesut hayatı hayalinde canlandırır, süsler ve bu hayali yaşamaktan zevk alırdı. Ahlakı sağlamdı. Evlendikten sonra Rezzan’ı aramak, görmek, ona gayrimeşru surette sahip olmak gibi bir istek aklından bile geçmedi. Rezzan’ın hatıralarını kalbinin derin köşelerinde Mukaddes bir abide gibi saklıyordu.
Senin etrafında öyle parlak nurlar, öyle mest edici kokular, sarhoşluk verici saadetler hissederim ki daima o muhit içinde, senin yanında ve nihayet orada senin kucağında ölmek isterim. Beni kucağında bir masum gibi okşayarak nağmelerle uyut, buselerle uyandır. Sev ve daima sev… Benim saadetim, hayatım, uyanıklığım, rüyalarım hep seninle doludur. Ebediyen senin olmak isterim…