Kur'ân'ın en önemli konusu akîdedir. Biz burada bilinenleri tekrar edecek değiliz. Ne var ki, "Kur'ân'ı nasıl okuyalım?" sorusuna cevap vermeğe çalıştığımız için elbette bu gerçeğin şuurumuza ve duygularımıza eşlik etmesi gerekir. Gerçekten Kur'ân akîde meselesine, Allah'tan başka ilahın bulunmadığını kabul etmeyen putperest Arablarla mücadele ettiği için bu derece özen göstermiş değildir. Kur'ân'ın odak noktasını akîde oluşturduğu için bu meseleye böylesine ihtimam göstermiştir.
Kur'ân, akîde meselesine çok önem verir. Çünkü insan bakımından, akîde bir hayat problemidir. Zira beşeriyetin tarih içerisindeki bütün sapıklıkları akîde konusundaki çeşitli saplantılarından kaynaklanmıştır. Yalnız Hz. Muhammed'in (s.a) peygamber olarak gönderilişinden önceki Arab yarımadasında yaşayanlar değil, bugünün insanları da akîdeyi kavrama, değerlendirme ve yaşama konusunda sapıklığa müsaittir. İnsanoğlu her zaman böyledir; dün ve bugün böyle olduğu gibi, yarın da böyle olacaktır. Dolayısıyla, akîde konusundaki bu sapmalara paralel olarak insanın hayatında da sapıklıklar baş gösterir.
Kısaca, Kur'ân'ı okurken şu hakikatin şuurumuza eşlik etmesi gerekir: Ulûhiyet davası, sadece geçmişte cereyan eden bir dava değil, bugünün ve yarının da davasıdır. Bu, bizim davamızdır ve burada hitap, eskiden yaşamış bir kavme değil bizzat bizedir. Şu anda bizim dışımızdaki bir topluluğa yöneltilmiş de değildir. Aksine, bize ve toplumumuzun her ferdine yöneltilmiştir. Çünkü her birimiz unutmaya müsaidiz ve idrakimizin her an sarsıntı geçirmesi mümkündür. Bir yandan hayatın baskısı, öte yandan İslâm'a karşı dünyanın her yerinde hazırlanan düşmanlıklarla yüz yüze gelen insanımızın akîde gerçeğini kavrayış ve değerlendirişte şaşkınlığa düşmesi olağandır. Eğer gönlünde ve fikrinde Kur'ân ona eşlik