"Ah! Birkaç saat içinde ölücek olmak ve bir yıl önce özgür ve masum olduğumu, sonbahar gezintilerimden birini yaptığımı, ağaçların altında, yaprakların arasında dolaştığımı düşünmek!"
"Ah! Bir hapishanede olmak ne büyük bir alçalma! Burada her şeyi kirleten bir zehir var. Burada her şey, on beş yaşında bir kızın şarkısı bile yozlaşıyor! Burada bulduğunuz bir kuşun kanadında çamur vardır; koparıp kokladığınız güzel bir çiçek iğrenç kokular yayar."
"- Şapkaları çıkarın! Şapkaları çıkarın! diye bağırıyordu binlerce ağız birden. Adeta bir kraldım. O sırada ben de iğrenç bir şekilde güldüm ve rahibe:
-Onlar şapkalarını çıkarıyor, ben de kellemi, dedim."
Bağışlayın! Bağışlayın beni! Merhamet edin bana, sadece beş dakika daha!" diye tekrarladım. Belki de bağışlanırım, kim bilir? Daha bu yaşta, bu tarz ölümle bu dünyadan gitmek ne kadar korkunç! Son anda af haberleri geldiği çok sık görülmüştür. Zaten beni bağışlamazlarsa kimi bağışlayacaklar bayım? Şu korkunç cellât! Yargıca, infazın belli bir saatte gerçekleşmesi gerektiğini, o anin yaklaştığını ve bundan kendisinin sorumlu olduğunu, zaten yağan yağmurun aleti paslandırabileceğini bildirmek için ona yaklaştı. "Ah! Merhamet edin! Sadece bir dakika daha, bağışlanmamı beklemek için! Aksi takdirde kendimi savunacağım! Isıracağım!" Hâkim ve cellât birlikte dışarı çıktılar. Yalnız kaldım. İki jandarmayla yalnız. Ah! Sırtlan çığlıkları atan bu iğrenç halk. Ondan asla kaçamayacağımı, kurtulamayacağımı, bağışlanmayacağımı kim söyleyebilir? Beni bağışlamamaları imkânsız! Ah! Alçaklar! Galiba merdiveni çıkıyorlar..
SAAT DÖRT...