"Annem o gün o ipi, bir yandan bir yana dönerken kolaylık sağlaması için değil de, İzzet Dayım götürmeye gelecek olursa babam ona tutunup dirensin, bu dünyada kalsın diye bağlattı sanki."
"Ee, dedi Zübeyir, babama doğru dönerek; büyük ihtiyaçların küçüldüğü, küçük ihtiyaçların büyüdüğü döneme yaşlılık diyorlar Aziz Amca, ne yaparsın, başa gelen çekiliyor."
"Velhasıl, acı biberdir el kapısı. Ben onu bunu bilmem, şu yalan dünyada en iyisi, el kapısına hiç muhtaç olmamaktır. İyi kötü, ufak çapta bir iş kurmuşsan, gözün gibi koruyacaksın onu. Söz temsili, eşeğinle dağdan odun getirip satıyor ve nafakanı bu yolla kazanıyorsan, günün birinde el kapısına muhtaç olmayayım diye, yedekte bir eşek daha bulunduracaksın. Hatta gücün yetiyorsa, yedeğin yedeğini de hazır tutacaksın elinde."
"Kimse konuşmadı bir müddet, kendisinden başka hiçbir şeye benzemeyen tuhaf bir sessizlik evin içinde acı acı uğuldadı durdu. Her şey kendi görüntüsünün içinde görüntüsünü bir milim bile eksiltmeden gizlice yanmış ya da her şey kendi sınırlarının dışına çıkarıldıktan sonra kocaman bir kalınlık oluşturan ince titreşimler eşliğinde yeniden eski yerine konmuş gibiydi o sırada. Ya da genişliği ve derinliği dünyanın dışına taşan ulu bir rüzgâr gelip oracıkta donmuş gibiydi."
"Sahi bre Ali, yaşamamız, ölmekten bu kadar korktuğumuz, yaşamak ne işe yarıyor? Uğruna bu kadar alçaldığımız, zulmettiğimiz, haram yediğimiz, insan öldürdüğümüz yaşamak ne işe yarıyor? Sonunda işte böyle ya bir kasabayı, ya da küçücük bir mezarlığı kokuyla dolduruyoruz. Vay babam, insan ölüsü de ne kadar kokarmış böyle, it leşinden de beter. Ben de böyle kokacak mıyım?"