Kaybedecek hiçbir şeyin yok. Pek çok insan sırf bu yüzden aşktan kaçar, çünkü tehlikede olan çok şey vardır, bir sürü gelecek bir sürü geçmiş. Senin durumunda ise yalnızca şimdi var.
"Bana sorarsan, ölümüne çok az süre kalmış biri, o azıcık süreyi uyuyan bir adamın başucunda geçirmeye karar vermişse, buna aşktan başka bir açıklama getirilemez. Hele de o kişi bu arada bir kalp krizi geçirir, ama adamın yanından uzaklaşmamak için yerinden kıpırdamazsa, bence bu aşkın gelişerek, büyüyerek çok uzun yıllar devam etme olasılığı yüksektir."
"Umutsuzluk da olabilir," dedi Veronika. "Belki de bu dünyada insanın son soluğuna kadar savaşmasının anlamsızlığını kabullenmektir.
Yasaya karşı geldiklerinde Tanrı -Her Şeye Kadir Yargıç-sanki saklanabilecekleri her yeri bilmiyormuş gibi, onları aramak gibi bir numara da yapıyor. Bu oyunu pek eğlenceli bulan melekler (iblis, Tanrı katını terk ettiğinden beri yaşamları bayağı çekilmez olmalı ki) seyreedursunlar, Tanrı bahçede dolaşmaya başlıyor. İncil'in bu bölümünün gerilim filmi olarak çok başarılı olacağını düşünmüştü hep: Tanrı'nın ayak sesleri, korkulu bakışlarla birbirine bakan çift, tam saklandıkları yerin önünde duraklayan ayak sesleri.
RAB Tanrı Adem'e, "Neredesin?" diye seslendi. Adem, "Bahçede sesini duyunca korktum. Çünkü
çıplaktım, bu yüzden gizlendim," dedi." Bu sözleri söylediği anda suç işlediğini itiraf ettiğinin farkında bile değil.
Böylece, son derece basit bir numarayla yani Adem'in nerede olduğunu, neden saklandığını bilmezlikten gelerek Tanrı istediğini elde etmiş oluyor. Gene de olayı dikkatle izleyen meleklerin içinde herhangi bir kuşku kalmasın diye, daha da ileri gidiyor:
RAB Tanrı, "Çıplak olduğunu sana kim söyledi?" diye sordu. "Sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan mı yedin?"
Tanrı, bu sorunun bir tek yanıtı olduğunu elbette çok iyi biliyor:
Âdem, "Yanıma koyduğun kadın ağacın meyvesini
bana verdi, ben de yedim," diye yanıtladı.
Bu soru sayesinde Tanrı meleklerine kendisinin adil bir Tanrı olduğunu ve bu çifti sağlam kanıtlara dayanaraak lanetlediğini göstermiş oluyor. Konu kapanmıştır. Ondan sonra artık suç kadının mıydı, af dileseler bir işe yarar mıydı, falan önemsiz. O günden sonra dünyada ya da cennette kimse sözünden çıkmasın diye Tanrı bu iki kişiyi harcamak durumundaydı ve harcadı.
Onları cennetten kovdu, suçlarının bedelini çocukları da ödedi (günümüzde de çocuklar anne babalarını suçlarının bedelini ödemeye devam ediyorlar) ve böylece hukuk sistemi
Mari, Tanrı'yı suça teşvik ile de suçlayabilirdi çünkü ağacını nerede olduğunu Adem ile Havva'ya o göstermişti. Bu konuda bir şey söylememiş olsaydı, bu dünyada insanlar kuşaklar boyu mutluluk içinde yaşayacaklar, yasak meyveye el uzatmak kimsenin aklına gelmeyecekti, benzer ağaçlarla dolu bir ormanda bulunduğunda kimse onun özel değerini bilmeyecekti.
Oysa Tanrı çok farklı bir yol izlemiş, keyfi bir kural koymuş, sonra insanoğluna bu kuralı çiğneme ikna edecek bir yol bulmuştu, sırf ceza kavramını icat edebilmek için. Âdem ile Havva'nın kusursuz bir yaşamdan sıkılacaklarını çok iyi biliyordu, er geç onun sabrını de demeye kalkacaklardı. Resmen tuzak kurmuştu, belki kendisi de, yani Her Şeye Kadir Tanrı, her şeyin kusur suzca sürüp gitmesinden sıkılmıştı. Eğer Havva yasak meyveyi tatmasaydı, son birkaç milyar yıl boyunca ilginç hiçbir olay meydana gelmeyecekti.
Ne kadar acıdır ki Allah, Yehova, Tanrı -ona ne ad verdiğiniz önemli değil- günümüzde yaşamıyordu, çünkü yaşıyor olsaydı bizler hala cennette olurduk. O ise ön karar, son kararlar, Yargıtay, Danıştay, içtihat, müdafaa temyiz, tashis derken gırtlağına kadar hukukla boğuşuyor olurdu Adem ile Havva'yı cennetten kovuşunu haklı göstermek için. Ne de olsa yasalarda yazılı olmayan keyfi bir kuralı çiğnemişti onlar: İyi ile kötüyü ayırt eden Bilgi Ağacı'nın meyvesini yemeyeceksin.