Kitap en başında ismiyle ilgimi çekmişti aslında. Kitabı okurken de çok da farklı bir şeyle karşılaşmadığımı düşündüm. Sayfalar, zaten kadınlar olarak zihnimizin bir köşesinde sürekli dolaşan, bir türlü silip atamadığımız düşüncelerle doluydu. Hatta başlarken bunun bir şiir kitabı olduğunu bile bilmiyordum.
Fakat sanırım mutlu bir sona benim de sahip olabileceğimin hatırlatılmasına, zaten bildiğim bu cümleleri yeniden duymaya ihtiyacım varmış.
Gün içinde yaşadıklarımızın sadece bize özel olmadığının farkındayım fakat hepimiz öylesine biricik varlıklarız ki bazen çok içselleştiriyoruz bazı şeyleri. Akıştan, gündemden kopamıyoruz. Kendimizi kaybediyoruz. Bazen ayakta duramayıp çok güçsüz hissediyoruz. Bu kitap, aslında toplum tarafından ne kadar da güçlü olduğu unutulan, süs objesi olarak görülen prenseslerin gerçek yüzünü aktarıyor aslında. Zamanında sadece güç için başka ülkelere tabiri caizse "satılan" prenseslerin aslında ne kadar güçlü olduklarını ve fırsatlar ellerinden alınmadığında neler başarabileceklerini yeniden hatırlattı. (Bunlara hiç değinmese de.)
Kadınlar olarak var olduğumuz için hepimize teşekkür ederim. İyi ki varız ve birlikte her zaman daha da güçlü olacağız.
Sakamichi no Apollon’un ilk cildini okurken bana sürekli Banana Fish 1 hissiyatı verdi nedense. Aslında konular arasında hiçbir benzerlik olmamasına rağmen belki de resimleri ve duygusal tonu nedeniyle bu şekilde hissettim.
Hikâyenin merkezinde Kaoru adında, içine kapanık, klasik müzikten keyif alan bir lise öğrencisi var. Babasının denizci olması ve onunla ilgilenemiyor olması sebebiyle sürekli olarak yeni bir okula ve yaşama adapte olmaya çalışırken karşısına Sentarou çıkıyor: kurallara pek aldırış etmeyen, asi ama samimi bir çocuk. Bu ikili aralarındaki ilişkinin nasıl gelişeceğini sorgulamaya fırsat bile vermeden caz müziği sayesinde çok kuvvetli bir bağa sahip oluyorlar.
Bu ilk ciltte beni en çok etkileyen şeylerden biri, karakterlerin yavaş yavaş iç dünyalarını açmalarıydı. Herkesin bir hikâyesi var ve yazar bunları hemen önümüze sermiyor, dozunda ve merak uyandırarak ilerletiyor. Bu da devamını okumamız için bizi heveslendiriyor aslında. Karakterlerin kimlik arayışları, aile dinamikleri ve ilk defa aşık olmalarına tanık olurken onların arkadaşlıklarının gelişimini de inişli çıkışlı bir şekilde okuyoruz.
Kısacası, Sakamichi no Apollon’un ilk cildi benim için oldukça keyifliydi. Eğer müzik sayesinde insanlar arasında bir bağ kurabileceğinize inanıyorsanız, bu mangaya bir şans verebilirsiniz.
Bu mangalardaki lanet yaş farkı beni cidden deli edecek en sonunda ya. 25 yaşındaki kazık kadar adam, bi zahmet 16 yaşındaki çocuktan hoşlanmayıversin.
Öyle bir seri ki hikaye aslında pek ilerlemese de çok şey değişiyor.
Psikolojileri o kadar gerçekçi yansıtılmış ki bazı sahneler gerçekten çok korkutucu ve etkileyici.
Okunması gerekenlerden.
Arkadaşlar. ÇİZİMLER EFSANE.
Tehlikeli bir aşkı okuyoruz aslında. Beraber olmaması gereken iki kişi. İkisi de bunun farkında fakat derin bir çekim de var.
IAAA diye okudum çoğu sahneyi. Umarım güzel bir sonla tamamlanır seri.