Hiç kuşkusuz bugünlerde bu tanım olumsuz çağrışımlara da sahip. Ancak Lareau en doğru anlamını kastediyor: “Kendi bireysel tercihlerinin peşinden gitme ve kurumsal ortamlarda etkileşimleri etkin biçimde yönetme hakkına sahipmiş gibi davranıyorlardı. Bu ortamlarda rahat görünüyorlardı; bilgi paylaşımına ve dikkatleri üzerlerine çekmeye açıktılar… Etkileşimleri kendi tercihlerine göre yönlendirmek, orta sınıf çocuklar arasında yaygın bir davranıştı.” Kuralları biliyorlardı. “Orta sınıf çocuklar, dördüncü sınıfta bile, avantaj sağlamak için kendi yararları doğrultusunda davranır görünüyordu. Prosedürleri kendi isteklerine uygun hale getirmek için öğretmenlerden ve doktorlardan özel ricada bulunuyorlardı.”
Lareau orta sınıfa özgü çocuk yetiştirme tarzını “işbirliği odaklı eğitim” olarak adlandırıyor. “Çocuğun yeteneklerini, görüşlerini ve becerilerini” etkin biçimde “destekleme ve değerlendirme” çabası. Yoksul anne babalar ise, tam tersi, “doğal gelişimin başarısına” yönelik bir strateji izlemek eğiliminde. Sorumluluklarını çocuklarına bakmak, ancak onların kendi kendilerine büyüyüp gelişmelerine izin vermek olarak görüyorlar.
Daha zengin aileler, çocukları okulda başarılı değilse, öğretmenlere meydan okuyordu...
Yoksul anne babalar ise, tam tersi, otoriteden yılıyor. Pasif biçimde tepki veriyor ve geri planda kalıyorlar.
Orta sınıf anneler için rutin olup da Bayan Brindle’ın yapmadığı şey, kızının şarkı söylemeye duyduğu ilgiyi, bu ilgiyi formal bir yeteneğe dönüştürmeye yardımcı olmanın başka yollarını aramak için bir işaret olarak görmemesiydi. Aynı şekilde, Bayan Brindle, Katie’nin tiyatroya olan ilgisini irdelemiyor ya da kızının yeteneğini geliştirmeye yardımcı olacak parasal güce sahip olmamakla ilgili bir pişmanlık dile getirmiyor. Bunun yerine Katie’nin ilgi ve yeteneklerini karakter özellikleri olarak kabul ediyor; ona göre, şarkı söylemek ve rol yapmak Katie’yi “Katie” yapan şeylerin bir parçası. Kızının gösterilerini “hoş” buluyor ve Katie için “dikkat çekme”nin bir yolu olarak görüyor.
Üç gruptan da herkes kabaca aynı yaşta –5 yaş civarında– keman çalmaya başlamıştı. Bu ilk birkaç yıl, herkes kabaca aynı oranda –haftada iki üç saat kadar– pratik yapmıştı. Ancak öğrenciler 8 yaş civarına geldiğinde gerçek farklılıklar ortaya çıkmaya başlamıştı. Sınıfının en iyisi olma noktasına ulaşan öğrenciler, herkesten daha fazla pratik yapmaya başlayanlardı; 9 yaşında haftada altı saat, 12 yaşında haftada sekiz saat, 14 yaşında haftada 16 saat ve böylece giderek artıyordu ta ki 20 yaşında haftada 30 saatten fazla pratik yapıyor –daha iyisini başarmak niyetiyle enstrümanlarını bilerek, isteyerek çalıyor– olana dek. Hatta 20 yaşında çok iyi performans gösterenlerden her biri toplam 10 bin saatlik bir pratiğe ulaşmış durumdaydı. Sadece iyi olan öğrenciler toplam sekiz bin saat pratik yapmıştı; geleceğin müzik öğretmenleri ise sadece dört bin saati biraz aşmış durumdaydı.