Otuzuncu yaş gününü kutladığı öğle sonrasını düşündü; huzur içinde kendini mutlu hissetmiş, ne korku, ne umut besleyerek yaşamının geri kalan bölümünü k uş-bakışı görebildiğini sanmıştı. Ne aydınlık, ne gölge vardı bu bölümde; yumuşak bir alacakaranlık içinde her şey önünde serilmiş duruyor, ileride nerdeyse farkına varılmaksızın bir sona kavuşuyor, karanlığa gömülerek kayboluyordu. İçinde bir huzur ve üstünlük duygusuyla ilerideki yıllara kucak açmıştı; bütün bunlar gerilerde kalalı ne kadar olmuştu?
Derken bu kadın çıkagelmişti....
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Ah, huzur, evet huzurdu bütün istediği! Ama boş. ve sağır bir hiçlik içindeki huzur değil, yumuşacık güneş ı.şınlarının aydınlattığı, sessiz ve iyi düşüncelerle dolup taşan bir huzur!
Bir ara kitabı elinden dizlerinin üzerine in
dirip gözlerini kırpıştırarak güneşli mavi gökyüzüne baktı ve şöyle dedi kendi kendine: «İşte otuz yıl gelip geçti. Allah bilir ya, şunun şurasında bilemedin yirmi yıllık bir ömrüm kaldı. Bu yıllar da sessiz sedasız geçecek öncekiler gibi, huzur içinde kendilerini bekleyeceğim...
Bizim için 'mutlu' sözcüğüyle nitelenecek bir akış izlesin, izlemesin, yaşamın kendisi tek başına güzel değil miydi? Johannes Friedemann hissediyordu böyle olduğunu ve hayatı seviyordu. Yaşamın bize sunabileceği en büyük mutluluğa sırt çevirmiş onun gibi birinin; kendi erişebileceği küçük mutlulukların zevkini nasıl içten bir özenle çıkarabildiğini kimse bilemezdi. İlkbaharda kırlara açılıp parklarda dolaşmak, bir çiçeğin burcu burcu kokusunu solumak, bir kuşun ötüşünü dinlemek, bütün bunlar, insanın içini şükran duygusuyla dolduracak şeyler değil miydi? Hayatın zevkini çıkarmak için eğitim denen şeyin gerekliliğini, hatta eğitimin eşit hayatın zevkini çıkarmak olduğunu da bilmiyor değildi, Friedemann. Dolayısıyla, kendisini eğitip yetiştirmeye çalışıyordu. Müziği seviyor, örneğin kentte verilen hiç bir konseri kaçırmıyordu. Keman çalarken çarpık vücuduyla oluşturduğu son derece acayip manzaraya karşın, bu enstrümanı giderek hiç de fena denemeyecek gibi çalmaya başlamıştı. Kemandan çıkardığı her güzel ve yumuşak ezgi, kıvançla dolduruyordu içini. Beri yandan, okuya okuya zamanla kentte kimsede eşine rastlanmayan edebi bir beğeninin sahibi olmuştu. Gerek ülke içinde, gerek dışında yayınlanan yeni yapıtların hepsinden haberi vardı. Bir şiirdeki ritmik güzelliğin tadına varabiliyor, incelikli bir öykünün mahrem· havasını soluyabiliyordu ... Nerdeyse bir-epiküryen olduğu söylene-bilirdi hani