Thomas Mann

Thomas Mann

Yazar
7.6/10
964 Kişi
·
2.827
Okunma
·
402
Beğeni
·
13359
Gösterim
Adı:
Thomas Mann
Tam adı:
Paul Thomas Mann
Unvan:
Alman Yazar
Doğum:
Lübeck, Almanya, 6 Haziran 1875
Ölüm:
Zürich, İsviçre, 12 Ağustos 1955
Paul Thomas Mann, (6 Haziran 1875, Lübeck; 12 Ağustos 1955, Zürih) 20. yüzyılın en önemli Alman yazarlarından biridir. Özellikle romanları ile tanınmakla beraber, edebiyat alanında verdiği eserler yanı sıra, toplumsal eleştirileri ile de öne çıkmıştır. 1929 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü kazanmış, 1933'te Nazilerin iktidara gelişinin ardından önce İsviçre'ye ardından ise ABD'ye göç etmiştir. 1944'te ABD vatandaşlığı almakla beraber, 1952'de yeniden İsviçre'ye dönmüş ve hayatının sonuna kadar burada kalmıştır.

Mann, Johann Wolfgang von Goethe'nin yapıtlarını kendi yapıtında bir tüzük ve konu bulmada örnek olarak kullandı. Avrupa ve Alman ruhuna dair analiz ve eleştiriler yaparken, eski Alman hikayeleri ve Kitab-ı Mukaddes'te geçen kıssalardan, Goethe'nin, Nietzsche'nin ve Schopenhauer'in düşüncelerinden faydalanmıştır. Kendi ailesini örnek alarak oluşturduğu ilk romanı Buddenbrook Ailesi'nde örnek olacak biçimde anlatıldığı gibi, yapıtlarının başlıca konusunu burjuvazinin yozlaşması oluşturmaktadır. Mann, özellikle Alman edebiyatında önemli bir yer edinmiş olan Bildungsroman türünde yetkin eserler vermiştir.

Alman yazar Heinrich Mann'ın kardeşidir. Thomas Mann'ın altı çocuğundan üçü, Erika Mann, Klaus Mann ve Golo Mann da yazar olmuşlardır.
Yazan tarafından iyice düşünülüp taşındıktan sonra kaleme alındığı gibi okuyan da her cümleyi yeniden yeniden okur ve üzerinde düşünme fırsatı bulur.
“İçinizde benliğinizin değeri alevlenir,
Çünkü binlerce kişi içinde yalnızca sizin alnınızda İşaret bulunduğunun ayrımına varırsınız, Ve bunun kimsenin gözünden kaçmadığını bilirsiniz..”
2017 syf.
·21 günde·9/10
Kitabın kapağını kapattım taş oturdu şurama... Muhteşem. Alt başlığı 'bir ailenin çöküşü' olmasına rağmen, çöküş kelimesinin bu kadar derin, incelikli, insanın kanına nüfuz eden bir anlamı olduğunu düşünmezdim. 'Her medeniyet çöküş sebeplerini kendi içinde taşır.' diyen Cemil Meriç biliyor, sadece medeniyetler değil, aileler, bireyler de bu fikirden nemalanıyor.

Buddenbrooklar gibi, çoğu insanın ulaşmaya çalıştığı hedef yaşamda 'pürüzsüzlük'. Pürüzsüz bir cilt, pürüzsüz bir ses, pürüzsüz yüzeyler, pürüzsüz düşünceler, pürüzsüz bir hayat. Duyularımıza hitap eden bu sözcüğü istediğiniz kavramın başına koyun, sonra bir düşünün vaat ettiği güzellikleri. Bizim burjuva ailemizin geleceği için istenen de bu. Pürüzsüz bir aile görüntüsü. Ve denge. Bu arada burjuva kelimesinin Marksist sistemdeki sınıfsal kullanımının yanında bir yaşam biçimi olduğunu ve Bozkırkurtları hariç hepimizin bilinçli veya bilinçsizce aynı doğrultuda hareket eden varlıklar olduğumuzu akıldan çıkarmamak gerekiyor. Hatta kitabın arka kapağındaki 'burjuvazinin kaybolan değerleri için bir ağıt' ifadesi de burjuvazi hakkında Mann'ın tek görüşlü olmadığı şeklinde yorumlanıyor.

Nobel ödüllü Thomas Mann'ın 26 yaşında yazdığı bu kitap, düşüncelerle, felsefeyle yoğrulmuş zor okunan eserlerden değil; bilakis akıcı, sürükleyici, karakterler yaşayıp, evlenip, ölüp gidiyor 3-4 kuşaklık bir roman. Bu tarz romanlarda ve filmlerde de bence en büyük zorluk olan başrolün yer değiştirmesi o kadar ustaca ki, adaptasyonda hiç sıkıntı olmuyor. Arka planda Prusya - Avusturya Savaşı ile düzen değişiyor, fikirler değişiyor ama tabii ki aile aynı aile.

Ve son olarak ben iyi bir tesadüf olarak Schopenhaur'un 2 kitabını okumuştum bu kitapla birlikte. Ceylan Akın 'in yaptığı 'Irvin Yalom'un "Bugünü Yaşama Arzusu" adlı kitabının bir bölümünde bu kitaptan söz edilir. Baba Buddenbrook kitaplığından rastgele bir kitap seçerek Arthur Schopenhauer ile tanışır ve felsefi görüşlerinden etkilenir. Irvin Yalom'un "Bugünü Yaşama Arzusu" adlı kitabında da ana karakterlerden biri sorunlarını Schopenhauer felsefesiyle çözmeye çalışır. İki kitabın temelini de Schopenhauer'ın felsefi yaklaşımları oluşturur ' yorumuyla ne kadar haklı olduğunu farkettim.

Bir ay öncesine kadar 'kesinlikle okuyun' kalıbını çok kullanmama karşın artık çekiniyorum, her birimizin farklı okuma alışkanlıkları var. Ama biraz niyetlendiyseniz ve iyi bir klasik okumak istiyorsanız yine diyeceğim odur ki kesinlikle okuyun.
831 syf.
·9/10
BUDDENBROOKLAR
Bir Ailenin Çöküşü

1929'da Nobel Edebiyat Ödülü almış 20 yy. en önemli Alman yazarlarından Thomas Mann'ın 1901'de yayımlanmış müthiş romanı.
Kuzey Almanya'da yaşayan zengin tüccar bir ailenin dört kuşak boyunca yaşadıkları... Thomas Mann'ın kendi aile fertlerinden esinlendiği karakterlerin birkaçına kendi ailesinden isim verdiği, okurken kendi hayatınız dışında bir aile şeceresini okuduğunuz kendinizi o dönemde hissettirebilecek kadar yoğun tasvirlerin sizi ele geçirdiği, okurken akıp giden, ara verdiğinizde kendini özleten, etkili bir roman!

Öncelikle Thomas Mann hiç okumadım Alman bir yazar olduğu, Orhan Pamuk'un Cevdet Bey ve Oğulları'nı bu kitaptan esinlenerek yazdığı dışında başka bir bilgim olmasa da bu kitap uzun zamandır aklımdaydı.

Böyle uzun bir eseri, kuşaklar arası hiçbir kopukluk hissettirmeden, okuyucuyu sıkmadan, yormadan, 25 yaşında yazabilmek hem yaşanmışlık hem de yetenek olsa gerek. Açıkçası kitabın ilk elli sayfası biraz ağır başladı benim için, karakterler o kadar fazla ki; soylular, akrabalar, rahipler, ailenin kendi fertleri... onları tanımak, adları, tipik özellikleri, kısacası bolca soy adın geçtiği ilk sayfalarda tamamen adapte olmaya çalıştım kendi adıma. Sonrasında,hem bitsin hem bitmesin diyebileceğim bir kitap oldu benim için. Oldukça akıcı, kendini okutturan, merak ettiren, yer yer soyluları taşlayan, elinize almanızla elli, altmış, sayfanın birden akıp gittiği okuyamadığım iki gün boyunca özlediğim bir kitap oldu benim için.. Okumadan önce yazara ve kitaba dair hiçbir bilgi edinilmese dahi, öyle bir hisse kapılıyorsunuz ki; yazar bu kişileri çok yakından tanıyor, o karakterleri çok iyi tasvir ediyor, davranışlarını, hissettiklerini, ruh hallerini ve mizaçlarını öyle iyi biliyor ki, bu çok net anlaşılıyor. Yine de yazara ve döneme dair bilgi edinmek fayda sağlar diye düşünüyorum.

Kitapta soylu, zengin bir ailenin hayat hikayesini okuyorsunuz ve o ailenin dört kuşak boyunca yükselişten çöküşe geçen yolunu. Ancak kısmen de olsa eşitlik isteyen, Cumhuriyet isteyen çalışanlar, işçiler, olduğu kadar dönemin siyasi durumunu da okuyorsunuz arka planda, 1848 devrim olayları ve 1871'de Alman birliğinin tamamlanması, ekonomi çabaları... O kadar çok şey okuyorsunuz ki dört kuşak bir ailenin soylu olma ve hissetme çabalarını, modern hayata ayak uyduramamalarını, hayata bakış açılarını, parasal ilişkilerin nasıl yozlaştığını şirket, soyluluk ve zenginlik uğruna yapılan ve biten evlilikler,hastalıklar, doğumlar, ölümler, dini inanışlar ve sürekli yaşanan hayal kırıklıkları. Koca bir ailenin paramparça olup gitmesi. Hem kendi hatalarıyla hem yanlış evlilikler sonucu damatların da alevlendirdiği bu maddi-manevi düşüş.

Her bir karakter size burjuvazinin farklı bir yönünü gösteriyor, şımarıklık, içe kapanıklık, gerçekçi tutumlar, boş vermişlik, gösteriş, soylu görünmeye düşkünlük ve çok daha fazlası... Yazar, mekan ve karakterleri öyle tasvir etmiş ki unutmak mümkün değil. Sanırım aklımda en çok 'Doğa Manzaralı Tablolar Odası' kalacak. Önemli her kararın alındığı, gizli her konunun konuşulduğu o oda... Bir de Meng Caddesi. Bir aileye dair maddi, manevi her konunun işlendiği bu kitapta, karakterlerin hem benzediği hem de ayrıştığı noktaları çok açık anlamak mümkün. Kişilerin yaşadığı hastalıklar ve ölümlerine dair benzerlikler gözden kaçmıyor. Eminim farklı farklı okuyucular çok daha başka ayrıntılar yakalayacaktır bu kitapta.
Yapılan doğru, yanlış evlilikler, alınan kararlar, her ne olursa olsun Buddenbrooklar'a üzülmeden edemiyorsunuz. Ben eseri çok beğendim, okumak isteyenlere ya da yazarı öncesinde okumuş ve beğenmiş okuyuculara tavsiye ederim.

İçeriğe Dair Bilgi:
1830'lu yıllarda Buddenbrooklar'ın yeni ve ihtişamlı evlerinde verdikleri bir sosyete yemeğinde başlayıp 1870'lerde sona eriyor. Yaklaşık 40 yıl. Yaşlısından, gencine ölen ve doğan dört kuşak. 1760'larda kurulmuş büyük silolara sahip aile şirketinde her şey yolunda 1830'larda. Okumaya başladığınızda karşınıza ilk ihtiyar Buddenbrook çıkıyor. İki evliliğinden İki erkek bir kız babası. İki erkekten biri olan Jean Buddenbrook ise ikinci evliliğinden ve eşiyle ihtiyar Buddenbrooklar'ın yanında yaşıyor. Ailenin göz bebeği sayılır. Jean Buddenbrook'un ise biri kız ikisi erkek üç çocuğu var. Tom, Tony ve Christian ihtiyar Buddenbrook'un torunları. Sonrasında bir kız kardeşleri daha oluyor, o da Clara. Karakterler arasında öne çıkanlar, Tom ve Tony oldu benim için. Yazar iki erkek kardeşi anlatırken burjuvanın iki yüzünü gösteriyor bize: Tom çalışkan, disiplinli büyüdüğünde şirketi yöneten olgun bir karakter ve ailenin son erkek çocuğu olan küçük Buddenbrook'un babası iken, Christian ise zevke ve eğlenceye düşkün sorumsuz bir evlat. Tony ise şımarık, çocuksu, hatalı evlilikler yapan genç bir kadın. Parçalanma belki de bu kardeşlerden Tony'nin yanlış evlilikleri Christian'ın sorumsuzlukları karşısında Thomas'ın yalnız kalması şirketi ve aileyi tek başına ayakta tutma çabalarıyla başlıyor. Sürekli toplumda saygınlığı korumaya çalışmak yoruyor Thomas'ı. Burjuvada şirket bütünlüğü ve gücü açısından erkek çocuğun önemli olduğu düşünülünce Thomas'ın bu içler açısı ruhsal çöküntüsü belki de sonun başlangıcını körüklüyor. Kısaca, ihtiyar Buddenbrook ile başlayıp onun torunu olan Thomas'ın oğlu, küçük Buddenbrook ile sona eriyor da diyebiliriz.
Daha fazla ayrıntı vermem hoş olmaz. Ama kitabın konusunu fazlasıyla bilsem yine de okurdum diye düşünüyorum.
109 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Thomas Mann adını duyunca aklınıza gelen ilk kitap büyük olasılıkla Venedik'te Ölüm olacaktır.
Ben de bunu bilerek, önce Dolandırıcı Felix Krull'un Itirafları'nı okuyup yazarı biraz tanıyarak ve sonra araştırarak Venedik'te Ölüm'e geçtim. Çünkü bir anda bu eseri okursam bir şeylerin eksik kalacağını düşündüm.
Kısa bir internet araştırmasıyla, Venedik'te Ölüm'ün başlarda Goethe öyküsü olarak tasarlandığını, fakat sonra Goethe model kabul edilerek Gustav von Aschenbach karakterinin yaratıldığını okudum.
Kahramanın çocukluk yıllarında yaşadıklarına değinen yazar, büyüme çağlarını ve sanatçı olmaya karar verişini de anlatıyor eserde.
Konu ise şöyle; Verimsiz bir döneme giren Aschenbach, Venedik'te dinlenmeyi amaçlar. Ancak bu gezide karşısına 'Yunan tanrılarına' benzettiği Polonyalı on üç - on dört yaşlarında genç Tadzio çıkar. Öyküde uzun betimlemelerle Tadzio'nun güzelliğinden bahseder yazar. Onu izlemeye ve günlerini bu şekilde geçirmeye başlar. Aschenbach Tadzio'ya kendini kaptırır, onun güzelliğini överken kendi yaşlılığından da nefret etmeye başlar..
Okurken birçok betimlemenin kullanıldığını göreceğiniz eserde, bu sayede karakterler hakkında fikir sahibi olacaksınız. En sevdiğim şeylerden biridir karakterleri gözümde canlandırabilmek, bu nedenle okurken hayli zevk aldım bu kısımlarda.
Bir de değinmek istediğim şey, internette eserin 'çerezlik' olduğuna dair okuduğum yorumlar.. Üzülerek burada da bazı kitaplar hakkında bu manasız benzetmenin yapıldığına şahit oldum.. Eserleri sadece kısa olduğu için, 'çerezlik' olarak tanımlayan sığ düşünceli kişilerin, bu yorumları listelerin üst sıralarında gezen ve okuyana hiçbir şey kazandırmayan kitaplara yapmalarını tavsiye ediyorum. Zira Venedik'te Ölüm, derin duygular barındıran hayranlıkların zamanla hastalıklı ve ölümcül bir hal almasını okuyucuya unutamayacağı bir şekilde aktaran çok önemli bir eser..
832 syf.
·10 günde·7/10
Bu kitapla ilgili anlatılabilecek pek fazla bir şeyim yok. Zaten kitabı sevdim mi sevmedim mi hala emin değilim. Yine de bahsetmeden bırakmak içime sinmedi. Yaz diye tutturan iç sesimi dinleyip içimi dökmek istedim. Bu bir inceleme sayılmayabilir bu yüzden. (İnceleme neydi, inceleme emekti. :P)

Kitabın kapağındaki "Bir Ailenin Çöküşü" alt başlığı nedense bana daha farklı bir çöküş düşündürmüştü, bu bağlamda biraz aradığımı bulamadım. (İçindeki Yeşilçam'a dur diyemeyenler beğensin.)

Kitaba başlayıp son sayfaya varana dek zaman zaman Yüzyıllık Yalnızlık kitabını anımsadım. Buddenbrooklar ile ortak yönü bir ailenin 4 kuşağından bahsediyor olması, bir de belki ailenin ahlaki bakımdan çöküş, yozlaşma yaşaması söylenebilir ortak nokta olarak. İki kitapta da çok fazla karakter var; doğanlar, ölenler, yolları kesişenler, yollarını ayıranlar gibi benzer yönleri de var. Çok benzerlik olmasa da bahsettiğim yönleriyle bağ kurdum ikisi arasında. Gerçi şahsi düşüncem Marquez, Mann'a göre çok daha güzel işlemişti kuşaktan kuşağa geçişi. Biliyorum kitapları birbiriyle kıyaslamak çok doğru değil ama kıyaslama yapmamalıyım diye aklımdan geçirdiğimde de aklıma Gülün Adı'ndaki hoş bir paragraf geliyor. #24215248

Bir de aklımda kalan Orhan Pamuk'un kitaplarından birinde geçiyordu diye düşündüğüm ama tam hatırlayamadığım, kaynak da bulamadığım, bir kitabı anlamak için başka kitaplar okumak gibi bir söz vardı. Tüm kitaplar diğer kitapların referansıdır aslında gibi bir sözdü. Öyleyse kıyas yapmak, bir kitabı okurken bir başkasını anımsamak çok da yanlış değildir belki. .)

Kitabı okurken anımsadığım bir diğer kitap ise Kayıp Zamanın İzinde. Gerçi ben bu serinin sadece ilk iki kitabını okudum ama yine çok alakasız bir bağ olmasına rağmen, bağ benim kime ne. :) Burjuva hayatını uzun uzun tasvirlerle, eşyayı detaylandıra detaylandıra anlatma bakımından kurdum bağı. Başta biraz eyvah oldum, çünkü Proust'u yeni bitirmiştim ve eşya tasviri kusmak üzereydim. Neyse ki korktuğum gibi olmadı.

Kitap 832 sayfa, böyle bir kerede 800! deyince ufak çaplı bir kalp spazmı geçirir gibi oluyor insan ama çok yumuşak bir anlatımı var, satırlar akıp gidiyor bir bakmışsınız 50 sayfa bitmiş bile. Bu yönden okuması rahattı.

Kitap bir ailenin fertlerinin, çocuklarının, torunlarının doğumdan ölüme kadar yaşadıkları anlatılır. Ailenin oluşumundan, ailenin soyunun bitmesine kadar geçen 45 yıllık bir süreçten bahsedilir. Bu anlatım türüne de Alman edebiyatına "bildungsroman" deniliyormuş.

Romanda aile/şirket bir arada düşünülür ve alınan her karar ailenin toplum içindeki görüntüsüne, itibarına ayrıca da şirketin yararına, varlığını sürdürebilmesine dayalıdır. Bireyler bireysel isteklerini arka plana itmek zorundadırlar. Ailenin ve şirketin geleceği her şeyden daha önemlidir, her durumda önceliklidir.

Kitapta net bir ana karakter olmasa da kitabın ana karakteri Thomas Buddenbrook gibi gözükür. Çünkü hem ailenin hem şirketin başında olan kişi Tom'dur ve büyük kararlar alınırken (ailedeki herhangi birisinin evliliği, boşanması, mirastan pay alınması gibi) mutlaka onun da fikri alınır. Her çocuğun ve hatta torunun yaşadıkları kısım kısım anlatılır. Bu anlatımlar her zaman detaylı verilmez ama bir cümle de olsa bahsi geçer.

Kitabın başlangıcından neredeyse son iki-üç kısmına kadar ailenin ve tabii ki şirketin yükselişini, ufaktan toplumsal olayların bahsini ve bunların bireyler üzerinde meydana getirdiği etkileşimi okuruz. Ama yazar bunu neredeyse hissettirmeden yapmış, çok sessiz sedasız arka planda belli belirsiz bir geçiş... Son bölümlerde ise şirketin ve ailenin değer kaybetmesi, bezginlik -bıkkınlık ve geçmişten bugüne kendi yaşantısını sorgulama hali verilir.

Tüm bunları heyecanlı heyecanlı, gümbür gümbür okuyacağınızı düşünmeyin ama çok çok durağan ilerliyor. Neredeyse hiç bir şey olmuyor gibi hissediyoruz, bir nevi yaşamın doğal akışı gibi yazmış yazar kitabı. Duygulardan çok az bahsedilmiş, kişilerin iç konuşmalarından çok tanrısal bakış açısının gözlemlerini aktarması şeklinde ilerliyor kitap. Örneğin 1850 yılında büyük bir olay patlak vermeseydi diyor arkasından bomba etkisi yaratacak bir olay bekliyoruz ama okuduğumuz kızın boşanıp evine dönmesi gibi dünya açısından küçük, aile ve burjuva çevresi için büyük bir olaydır. Hatta bazı yerlerde çok fazla tekrara düşülmüş ama bu bilinçli mi yapılmış, bahsedildiği mi unutup yazılmış bilmiyorum. Dediğim gibi bir çöküş var belki ama çöküşü ballandıra ballandıra anlatmamış yazar, çöküşün farkında bile olmuyoruz desem yeridir hatta.

Ailenin ve tabi romanın geçtiği dönemin garip, ailevi değerlere saygılı olalım ahlak anlayışına gıcık oldum. Tony ve annesi Konsül Buddenbrook'un ağızlarından düşürmediği bir söylem olan, her yaptıkları salaklıktan sonra Tanrı'nın isteği böyleymiş tutumlarına ayrı bir gıcık oldum. Para kokusu aldım da böyle bir şey yaptım demiyor da gelip gidip "Bu olanlar çok kötü ama Tanrı'nın buyruğu bu yönde, ona karşı çıkamayız." gibi bir bahaneye sığınıyorlar. Aşırı tutucu bir tavırları vardı ama kendi çıkarları doğrultusunda ikiyüzlü bir tutuculuk.

Kitabı dediğim gibi çok çarpıcı, çok güzel gibi gibi tanımlayamıyorum; fakat sonu yine de hüzünlü geldi, hissetmiştim de aslında böyle olacağını ama belki de en fazla detayı verdiği kısım son kısımda Hanno üzerine yazdığı kısım olduğu için üzdü beni. Ya da karakterin çok hisli, melankolik olmasından dolayı üzüldüm.

İşte Buddenbrook hanesi de doğdu, büyüdü, yaşlandı ve öldü. Kendi içlerinde bir takım sevinçler ve aksilikler oldu ama ailenin dışındakiler için çok önemli olmayan olayları okumak heyecan verir mi bilmiyorum.

Almanlar bu kitap yüzünden Mann'ı hiç affetmemiş de bilmem neler de gıybete hiç değinmeyeceğim çünkü nesini affetmemişler neden affetmemişler bilemiyorum. Gerçi yazar kitabı 26 yaşında yazmış.(Bazı rivayetler 25 olduğunu söyler.) Gençliğine verip affetsinler onca yıl geçmiş üzerinden artık neyin kini. :P

Kitabı #31684193 etkinliği öncesi Cevdet Bey ve Oğulları kitabına ön hazırlık olsun diye okudum. Orhan Pamuk'un Cevdet Bey ve Oğulları kitabı Buddenbrooklar'ın yeniden yazımı olduğu için ne kadarı benzer, neresi farklı görmek istedim okurken. Umarım Pamuk Mann'dan daha büyüleyici bir dil kullanmıştır, Cevdet Bey'in okuması daha keyifli bir kitap olacağına inanıyorum. (Çünkü lütfen öyle olsun.)

Okuyun diyemem, epeyce bahsettiğim gibi okunması çok keyif veren kitaplardan değil. Okumayın da diyemiyorum değişik bir havası da yok değildi kitabın. Metin T. abinin güzel bir sözü vardır, yazarı kitaplarını okumadan nasıl tanıyacağız der, okuyacağız ki bize yol göstersin yazı der. Bunu da öyle görün, yazarı tanımak adına, değişik bir aileyle tanışmak adına ve Cevdet Bey ve Oğulları ile arasındaki bağı anlamak adına, bu kadar bahsi geçen klasik bir kitap hakkında fikir sahibi olmak adına okuyun. Bundan farklı bir beklenti içine girerseniz kitap sizi hayal kırıklığına uğratabilir.

Ayrıca okuma serüveni boyunca bana eşlik eden, spoiler yiyiyorum diye iki taraflı çemkiren https://1000kitap.com/meleenk ve https://1000kitap.com/neslihann, Almanlar Mann'ı affetmemiş ama siz beni affedin. :))

Herkese iyi okumalar dilerim.
832 syf.
·6 günde·Puan vermedi
Roman 19. YY Ortalarında geçiyor ve o dönemde parlamış yaklaşık yarım asır güçlü olan Buddenbrook ailesini gözler önüne sermeye çalışıyor Mann.

Roman Buddenbrookların yeni almış oldukları ve ailenin gücünü anlatan evde verilen bir davetle başlatıyor Mann. Her şey olması gerektiği gibi… 1768 yılında kurulmuş olan aile şirketinde işler yolunda, tüm aile bir arada ve mutlu… Şirketin büyümesinde önemli rol oynayan ihtiyar Johann Buddenbrook ve eşi henüz hayatta… Bu ilk bölümde aile bireylerini yavaş yavaş tanımaya başlıyoruz. İhtiyar Buddenbrook’un üç yetişkin çocuğu olduğunu öğreniyoruz. İki oğul ve bir kız evlat…

İyi bir evlilik yapmış ve babasından kalacak olan mirastan payını peşinen almış olan kız evlat başka bir şehirde yaşıyor ve roman boyunca hiç ortalarda gözükmüyor. İhtiyar Buddenbrook’un delice sevdiği kadınla bir yıl sürmüş olan ilk evliliğinden olan ve annesi kendisini doğururken ölen ilk çocuğu Gotthold dış kapının mandalı konumunda (Babasına ragmen babasının istemediği biriyle evlenmiş). İhtiyar Buddenbrook’un ikinci evliliğinden olan oğlu Jean Buddenbrook ise ailenin göz bebeği… Aile şirketini ve adını devam ettirebilecek güvenilir, sağlam biri… Romanın da ana karakterlerinden… Nitekim ihtiyar Johann Buddenbrook’un ani ölünce ailenin ve şirketin başında kendini bulur. Çalışkan, adil, ilkeli ve oldukça dindar olan Jean Buddenbrook kısa sürede toplum içinde de oldukça itibarlı bir konum elde ediyor. Şirketin duraklama donemini yaşatıyor. Zengin bir aileden gelen Elizabeth ile yapmış olduğu evlilikten dört çocuğu olmuş: Tom, Tony, Christian ve Clara… ailenin duraklama döneminin liderleri.

Ailenin küçük kızı Clara Uzaklardan gelen servet avcısı bir rahiple evlenip evden ayrılıyor ve bir süre sonra dunyaya veda ediyor. Clara'nin diğer kardesleri (Tom, Tony ve Christian) roman boyunca sizinle gidecekler yalnız kalırız diye sakın korkmayın. Onlar icin başrol oyuncularımız diyebiliriz. Buyuk kız Tony kısa süreli iki evlilik yapıyor(1.dolandırıcı ve kızı var. 2 tam bir odun-ilk evliliğin acısını unutmak için yapıyor ama yine pisman-). Tony’nin ilk evliliğinin başarısızlıkla sonuçlanması ailenin toplumsal konumunu sarsiyor. Kendi sosyal sınıfına mensup paralı biriyle yapılan başarılı bir evlilik ailenin toplumsal ve ekonomik konumunu güçlendirecekken, tüm bu talihsiz evlilikler ailenin adına ve gücüne vurulan darbeler aileye etkisi sert oluyor.

Sadece tek etken olur mu bir imparatorluğun yıkılmasında? Iste baska bir sebep aileyi ayakta tutmaya çalışan tom yalnız kaldı. Tom'u babası şirkette kendi yerine adaymış gibi yetistirir. Üzerine aldığı sorumluluğu yerine getirmekten vazgecmeyen biridir Tom. Is hayatına erken atilmak zorunca yüksek ogrenim göremez. Ailenin sorumsuz elemanı Kardeşi Christian'in ise, zevke, eğlenceye düşkün ve tüccar ruhlu biri değil, asıl sorun olan çalışma istediginin de olmadığıdir. Sağlık probleri de başlar. Tom ise babasının ölümünün ardından parlak bir giriş yapar ticaret hayatına. Kısa sürede hem aile şirketinin başı hem de senatör olarak şehrin en itibarlı isimlerinden birisi. Amsterdam’lı zengin ve güzel bir kızla evlenir. Şehire eşi benzeri görülmemiş muhtesem bir ev yaptırir ve oraya taşınırlar. Tom'un tek çocuğu olur adını Hanno verirler. Bütün bu görkem bu yıkılışı gizlemeye çalışmaktadır. Tom’un bu çöküşü şu sozlerleTony’e
“…Ben şu sıralarda kendimi olduğumdan daha yaşlı hissediyorum… Benden bir şeyler eksilmeye başlıyor ve ben ne olduğunu bilemediğim o şeyi eskisi kadar sıkı tutamıyorum gibime geliyor… Başarı denilen şey nedir ki? Anlatılması zor gizli bir güç, basiret, bir şeye hazır olma… Salt var olmakla insanın çevresindeki hareketleri etkilemesi, onları baskı altında tutma bilinci… Sözünü geçirebileceğine inanma… Başarı ve mutluluk bizim içimizdedir ve başka hiçbir yerde değil. Onu tutmasını bilmeliyiz, sıkı sıkı ve var gücümüzle. Burada, bende olduğu gibi, bir şeyler gevşemeye, çözülmeye ve yıkılmaya başlayınca, çevremizdeki her şey hemen denetimimizden çıkar, bize başkaldırır, bize karşı koyar ve bizim etkimizden çıkar… İşte o zaman her şey birbiri arkasına gelir, başarısızlık başarısızlığı izler ve sonunda bitersiniz. Son günlerde bir yerde okuduğum bir Türk atasözünü, ‘Ev yapan ölür’ diyen atasözünü sıkça anımsadım. Bunun ille de ölüm olması gerekmez kuşkusuz. Ama bir geriye gidiş… bir çöküş… sonun başlangıcı…”

Tom umutsuzdur fakat bu umutsuzlugun sebebi sadece is degil bir de oğlunun durumudur. Hassas ve başarısızlığın simgesi Hanno ailenin ve firmanın geleceği birakılabilecek biri değildir. Başlangıçta bunu reddetse de ölmeden hemen önce artık her şeyin sonunun geldiğini kabullenmek zorunda kalır Tom.

Final ise dram… insani nedenlerden dolayı üzücü zenginin bir ailenin yıkılışından degil… Yazar, sonlara doğru özellikle iki kişinin ruh halini alabildiğine detaylı bir biçimde yansıtıyor. Biri Tom, diğeri ise oğlu Hanno… Bu dünyadan umudunu kesen ve ölümünün yaklaşmakta olduğunu sezen Tom ölüm sonrasına kendini hazırlamaya çalışır. Bir iç hesaplaşmaya girişir böylece. Bir sonuca varamayacağını anlayınca, hiç olmazsa dünyevi işleri yoluna koyup öyle bu dünyadan göçüp gitmeye karar verir ve vasiyetnamesini hazırlatır. Kısa süre sonra da ölür. Vasiyeti üzerine aile şirketi tasfiye edilir. Ona göre Hanno bu kadar umutsuz bir vaka.

Kitabın finali Hanno’ya ayrılmış dersek yanlış olmaz. Buddenbrookların adını geleceğe taşıyabilecek tek erkek çocuktur Hanno. Sanatçı ruhlu, hassas ve sonsuz umutsuz… Bu kadar mutsuz, isteksiz ve yaşama gücünden yoksun olmasinin sebebi kitabın finalinin neden finalinin üzücü oldugunu anlatıyor.

Kitaba 7 puan vermemin sebebi kitabın kötülüğünden değil benim ilgi alanıma girmemesinden kaynaklanıyor. Doktor Faustus ile ilgi alanima giren yazar bu eser ile ilgi alanımın kapısını dışardan örttü. Kitabı özetledim hosuna giden okusun.
744 syf.
·11 günde·10/10
“Bu bir sanatçının hayatıydı. Benim gibi sade bir adamın payına, onu bu kadar yakından izlemek düşüncesi, içimdeki insan hayatına ve kaderine dair bütün duygular, insanca var olmanın bu sıra dışı biçimine odaklandı.”
Thomas Mann

Thomas Mann(Ustalık eseri), ironik bir biçimde Almanya’yı savaşa sürükleyen felsefi, psikolojik ve ideolojik ortamı, halkın kaygı ve umutlarını, savaşın Alman toplumunun akıl ve ruh dünyasıyla bağını tartışmak için anlatıyor.
Faust mitini (Çoğumuz “Faust”u Goethe sayesinde tanıdık. Ancak Faust miti Çok eski yüzyıllara dayanır ve pek çok yazara ilham vermiştir.) Kullanıyor. Sembolik ve ironik epik romanlarıyla sanatçı ve aydınlar üzerinden burjuva toplumuna, özellikle de Alman ruhuna çözümlemeler ve eleştiriler getiren Doktor Faustus romanı, müziği dil ile ifade etmeyi amaçlayan deneysel bir roman ya da epik anlatının bütün katmanlarına yayılan sanat kuramına dair bir deneme olarak farklı perspektiflerden okunabilecek” çok katmanlı ve görkemli bir anlatı...
Konuları sınıflandırırsam
1) Hümanizm ve Faust Arketipi :
On altı yüzyıldan bu yana, batı sanat tarihinde Faust arketipi gurur, kudret, ilerleme azminin sembolü olmuştur. Faust karakteri geleneksel değerler yerine kendi deneyimlerine dayanan, din yerine aklı temel alan, ruhunu tehlikeye atma pahasına bile olsa kendini bilgiyi aramaya adayan modern insanın özündedir. Rönesans ruhunu temsil eder. Bilimden yana tavır alır ancak kuşkuculuğu elden bırakmaz. Dine mesafeli yaklaşır. Ancak Doktor Faust şeytan ile yaptığı anlaşma sonucunda hümanizmanın bu mirasını reddedince, kaderi değişir. Mann kitabında Almanya’nın beş yüz yıllık ideallerini ve bu ideallerle Üçüncü Reich döneminin çatışmasını irdeler. 
2) Burjuvazinin Eleştirisi : 
Birinci Dünya Savaşı sonunda Almanya yeni bir sürece girer. Akılcılığın, etik değerlerin üstünlüğünün ve insancıllığın sonu gelmiş onun yerine zayıfların, özürlülerin, hastaların ayıklanması ile ırkların arileştirilmesi gibi barbarca bir yola sapılmıştır. Kilisenin bu tutum karşısında yer alması beklenirken, tersi olur. 
Mann aslında bilgili, kültürlü ve entelektüel olan burjuvazinin bu yeni dönemdeki ikiyüzlülüğünü, vurdumduymazlığını, aymazlığını acı bir şekilde irdelemektedir. Devletin üst mevkilerindeki bürokratlar Birinci Dünya Savaşından sonra Almanya’nın içine düştüğü utancın öcünü alma ihtirası içindedirler. . 
Doktor Faustus’un anlatıcısı Zeitblom, insanların doğru ve yanlışı birbirinden ayırt edemeyecek kadar yozlaştığını dile getirir. Bunun sonucunda, onları göklere çıkartan ve yeniden doğuş vaad eden liderini doğru değerlendiremediklerini söyler, Mann’a göre burjuvazi ayaklarının yerden kesilmesine izin vermemeliydi. Üniversiteler de dini tamamen entelektüel açıdan ele almakta dinin "sevgi" odaklanmasını devre dışı bırakmaktadır. 
Kitapta Hristiyan ahlâkının bu şekilde çarpıtılmasının en iyi örneklerini Kumpf ve Schleppfuss adlı iki profesör verir. Şeytani olanın Tanrının yanısıra evrenin bütünlüğüne hizmet ettiğini söylerler. Aklın şeytanî olanla birlikte yürütülmesi ruhunu şeytana satan Faust’un dilemasıdır. 
1919 larda Sanat uzmanı Kridwiss ve onu etrafında toplanan bir takım aydınlar, burjuvazi yumuşaklığını reddederler. Ortaçağ öncesi akınlarla kuzeyden Almanya’ya inen vahşi kavimlerin barbarlığına geri dönülmesi gerektiğini savunurlar. Kötülük toplumun her kanadına işlemektedir. Aile hayatındaki ahlâkî değerler de kötülükten nasibini alır. Bu kargaşa içinde akl-ı selim sahibi bir kişilik olan kitabın anlatıcısı Zeitblom iyimser hümanistliğiyle, anlayışıyla, merhametiyle olayların dışında kalmaktadır. 
3)Kötülüğün Estetiği  : 
Akşam konserlere giden zarif biri ertesi gün binlerce insanı nasıl toplama kamplarına gönderebilir? Bu Nazizm’in insanları hayrette bırakan ikilemidir: 19. Yüzyılın sonlarına doğru “sanat, sanat içindir” mottosu altındaki akıma göre sanatın ahlâk prensiplerine dayanmasının gerekmediği; sanatçınırı kötülükte de estetiği bulabileceğini savunmuşlardır.. Baudlaire’in Kötülük Çiçekleri, Genet'in Çiçeklerin Meryem Anası, Edgar Allen Poe’nun eserleri bu görüşün örneklerindendir. 
İdealizmin insanın yalnızca entelektüel yanına hitap ettiği, duygusal ve kösnül olanın sanatta bayağı olup olmadığı fikirleri tartışılır. İnsanoğlunun bir yere kadar açık saçıklığa da saygı göstermesi gerektiği fikri savunulur. Çünkü ahlâkı temel alır, moral açıdan koşul koyarsanız müzikte geriye yalnızca Bach kalır ! 
4) Nihilism – Hiççilik: 
19. yüzyılda Ivan Turgeniev’in öncülük ettiği nihilizm, (hiççilik) akımı, hiçbir şeyin var olmadığını, hiçbir şeyin bilinemeyeceğini savunan görüştür. Nihilizm öğretisi, bilgi felsefesinde her tür bilginin bir aldanma olduğunu, bilginin var olmadığını; ahlak felsefesinde insan eylemlerini belirleyen değerlerin var olmadığını; varlık felsefesinde hiçbir şeyin gerçekte var olmadığını savunur. Leverkühn şeytanla yaptığı anlaşma süresince hümanizmden nihilizme kayar. 
5)Yazıda müziği duymak: 
 Engin bir müzik kültürüne sahip olan Thomas Mann müzik betimlemelerinde o kadar başarılıdır ki okurken müziği duyar gibi olursunuz. 
Felsefeci, sosyolog, müzikolok Adorno ile yakın ilişkide bulunan Mann kitabın müzik bölümlerinde ondan destek alır. Doktor Faustus’taki Adrian Leverkühn karakterini, müzikte on iki ton kuramının yaratıcısı Arnold Shoenberg üzerine modeller. Schoenberg’in anlaşılması zor olan atonal on iki nota sistemi tüm armonileri yıkarak müzikte devrim yaratır. Mann eserinde oniki ton sisteminin” şeytan tarafından sunulmuş bir armağan” olduğunu söyler. 

6) Alman besteci Adrian Leverkühn’ün bir dost tarafından anlatılan hayatı 
Thomas Mann Adrian Leverkühn’ün kurmaca biyografik romanında, fevkalade yetenekli, akılcı, mağrur, muhteris bir besteci olan müzisyenin şan, şöhret ve büyük eserler yaratma uğruna şeytan ile anlaşma yapışını anlatır. Mann Leverkühn karakteri üzerinden Almanya’da nasyonal sosyalizmin yükselişi ve düşüşü ile paralellik kurar. 
Adrian Leverkühn önceleri teoloji ile çok ilgilenir. Ancak şeytanî olana da müthiş ilgi duymaktadır. Sonuç olarak teolojiyi terk ederek kendini müziğe adar. Ancak akılcılığı duygusallığına engel olan sanatçının ruhu özgür değildir. Bir gece şeytan, büyük eserler yaratma tutkusu içindeki müzisyeni ziyarete gelir. Besteciye yirmi dört yıl yaratıcılık bahşedecek ama karşılığında da Leverkühn aşkı tatmayacak, hiç sevmeyecektir. Anlaşma yapılır. Kum saati kurulur. Deha ile taçlandırılan Leverkühn büyük eserler yaratırken bir hayat kadınından kaptığı frengi ile kendi acımasız sonuna doğru yol alır. 
Leverkühn acılar içindedir. Frengi ilerlemektedir. Bu dönemde şeytanın izin verdiği ilham patlamalarıyla dört buçuk ay gibi kısa bir sürede zamanın ruhundan ve, ayrıca Dürer’in “Apocalypse cum Figuris” adlı tahta oymaları ile Dante’nin cehennem kantolarından etkilenerek “Apocalipsis cum Figuris” (Resimlerle Kıyamet) adlı mahşerî bir eser besteler. Apocalypsis 1926 yılında icra edilir. Zeitblom’a göre eser özlem doludur ama ümitsizdir. 

“… Dante’nin şiirinden çok şey taşır. Fakat en fazla içinden vücutların fışkırdığı, meleklerin, batışın davullarını çaldığı… Ölülerin dirildiği, azizlerin dua ettiği… kısacası kıyamet gününe dair grupların ve sahnelerin bulunduğu kalabalık” bir müzikal resimdir. (Doktor Faustus.522) 

Mann Apocalıpsis’i, faşizmle kol kola giren tehlikeli modernist burjuvaların metaforu olarak ele alır. 
7) 9. Senfoniyi “geri alacağım”

1929-1930 dönemi ülkeyi ele geçiren ve kan ve alevler içinde batmasına neden olan olayların tırmandığı yıllardır. Leverkühn’ün evlilik planı suya düşer, en yakın dostunu kaybeder. Üzerine titrediği yeğeni menenjitten ölür. Şeytan tarafından sevmek yasaklandığı halde, tutku ile bağlandığı, İsa’nın yeryüzündeki timsali olarak gönderildiği hissini uyandıran beş yaşındaki yeğeni Nepomuk’u sevmiş, şeytanla yaptığı anlaşmayı bozmuştur. 
Besteci isyan içindedir. Ama Nepomuk’un ölümü ile sevgiyi kaybettiği için şeytan ona yeni bir ilham fırtınası armağan eder. Çığlık çığlığa içine girdiği yeni bir yaratıcılık döneminde yeni bir oratoryo, “Doktor Faustus’un Ağıdı” nı bestelemeye başlar Beethoven hümanizm, iyimserlik, bilim, demokrasi, kardeşlik temalarını işleyen en büyük Alman bestecisidir. Bir anti-Beethoven olarak modellenen Leverkühn çocuk ölünce vahşileşir. 9. Senfoniyi “geri alacaktır.” İntikam alacak, “Neşeye Övgü” nün rövanşı olarak “Mateme Övgü”yü besteleyecektir.  “Çıkıyordum ki, beni durdurdu. Soyadım ile seslenmişti “Zeitblom” Bu çok sert geldi Dönüp baktım. “Buldum,” dedi,
“bu olmamalı,” Ne Adrian, ne olmamalı?
“…İyi ve soylu olan ne varsa. İnsanların uğrunda savaştıkları, uğrunda kalelere saldırdıkları, ulaşınca bayram ilan ettikleri ne varsa bunlar olmamalı. Bunlar geri alınmalı. Ben geri alacağım.
“ Neyi alacaksın?”
“9. Senfoniyi,” diye karşılık verdi. Başka bir şey söylemedi.
Ben de beklemiyordum. (s693)
 Leverkühn, Faustus’un cehennem yolculuğunun ağıtını besteler. (The Lamentation of Doktor Faustus) Faustus’un Ağıtı 1930 da icra edilir. Son derece başarılı olan bu ağıt, ürkütücü bir yeteneğin kefareti gibidir. “Cehennem’in oğlunun Ağıdı Tanrının ve insanların en korkunç ağıdı... Doğduğu yerden, dünyadan yükselirken aynı anda kendi merkezini de aşıp bütün evrene yayılmakta,” dır. Eserin final bölümündeki adagio “Neşeye Övgü” şarkısının tam zıddı, negatifidir. Geri alınması gibidir. Bir teselli, bir uzlaşma, bir aydınlık içermez.  "Sonunu dinleyin, benimle birlikte dinleyin. Çalgı grupları birbiri ardına geri çekiliyor, geriye kalan, eserin bittiği söndüğü son ses bir çello’nun tiz sol sesi son söz, havada kalan son ses bir pianissimo fermate halinde yavaşça tükeniyor sonra geriye hiçbir şey kalmıyor – sessizlik ve gece! Oysa sessizlik içinde yankılanarak asılı kalan, artık var olmayan, sadece ruhun kulağının işitebileceği bu nota, matemin sesinin tükendiği nota değil, artık o da fikrini değiştiriyor. O da dönüyor, gecenin içinde bir ışık olarak kalıyor.” (s.711) 
(1930 yılında, Almanya genelinde en sonda olan Nazi partisi ikinci sıradan meclise girer. İlk oturumda adları okunan milletvekilleri isimlerini söyleyerek “Heil Hitler” diye yemin ederler. “Fırtına Bölüğü” olarak adlandırılan kahverengi gömlekliler Yahudi işyerlerini talan ederler. Leverkühn’ün vedası da bu olayın geçtiği 1930 yılına denk gelmektedir. Mann Leverkühn’ün 9. Senfoniyi “geri alma” kararını faşizmin ilk yıkımının metaforu olarak ele alır.) 

Thomas Mann, etrafındakilere, okuruna karşı pek merhametli bir yazar olmadı belki ama bize ‘insanca var olmanın’ her halini yeri doldurulamayacak romanlarla anlattı. Doktor Faustus da diğer eserleri gibi ‘sıradan’ olanın sınırlı vaktinden sıyrılıp kendi zamanının çok ötesinde yaşamaya devam edecektir.

Iyi okumalar bir baş yapıt
112 syf.
·2 günde·7/10
Münih’te bir nehir kıyısında, pastoral betimlemelerle yüklü bir portre çizer Thomas Mann. Kentin yeşil alanlarında Bauschan’ın maceraları, karakteristik ve fiziksel özellikleri, sahibiyle arasındaki duygusal bağ kitabı hiç olmayacak kadar akıcı hale getirir. Bauschan sahibine karşı çok iyi bir dost ve bir o kadar da yabancıdır. Av köpeği kırması olan Bauschan hoşlanıp hoşlanmadığı şeyleri adeta vücut diliyle ve yüz ifadesiyle söylemeye çalışır sahibine. Bir bakışıyla uzun uzun ne demek istediği cümlelere dökülür, tehlike sezdiği anda o tehlikeyi bertaraf edene kadar zaptedilmesi zordur. haylazlığı, sessizliği ve vücut dili çok iyi anlatılır. Sanırım bu, kitabın yarı otobiyografik öğeler bulundurmasından kaynaklı olan bir şey. Ancak bir köpek sahibi bunları anlayıp yazabilir düşüncesini hissediyorsunuz.
“Kent ile kırsal arasında kalmış, tarihin yok oluşuna mahkum ettiği idilde sığınak arayan bireyin, Birinci Dünya Savaşı’yla değişime uğrayan Avrupa burjuvazisinin yaşam deneyimine ilişkin bir tasviri” diye son üç sayfaya sıkıştırılan bir metin var. Daha çok macera ve tabiatın tasviri yönünden duygunun geçtiğini söyleyebilirim.

İlk evcilleştirilen hayvan olan köpekler, tarih boyunca insanların yolculuklarında, göçlerinde bir korunak, bir yoldaş, bir dost olmuşlardır. Yeryüzünde belki en iyi ‘sadakat’ timsali olan bu canlı, dünyada iyi şeylerin hala var olduğunu göstererek, kendisine bahşedilen sadakat ve bağlılığı hayatı boyunca sunar insanlara. Yaşamsal içgüdülerindeki vahşilik çıkar gün yüzüne kimi zaman. Bir şey hoşuna gitmesin, onu tutmak zorundadır. İnsanda irade var olduğu gibi onlarda da içgüdü, hissetme vardır. Aklı selim geçinmemize rağmen içimizdeki melun çoğu zaman dışa vurur kendini. Ne var ki bir köpek gelebilir bunun üstesinden. Köpeğin sert dişleri, tabiatı çöplüğe çeviren, iyi ilişkileri çıkar uğruna yapan, içten pazarlı insanın nefs-i iradesinden daha korkutucu değildir.

Ağızlarda hakaret mahiyeti taşıyan bu canlıyı kullanan o kadar fazla ki… Ufacık bir baş okşamayla bile çoğu insanın sahip olamadığı, olmak için adım atmadığı sonsuz bir sevgiyi sunar karşısındakine. Kendilerine nasıl tavır takınıldığını hisseder, çocuk ve kadınlar yetişkin erkeklerden ayrılarak daha bir titiz, ayrı bir yaklaşım oluşturur. Bunu yapmayan bir köpeğin yetiştirilme tarzının yanlış olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Köpek denilince aklıma direkt tür olarak Pitbull geliyor. Haberlerin ortaya attığı 'Pitbull dehşeti' manşetleri yüzünden Pitbull denilince saldırgan ve huysuz bir köpek türü olarak algılarız. Sokak köşelerinde binbir peşmudelik içinde boş gezen kişilerin elinde köpek görünce gerçekten üzülüyorum. Son derece uysal ve arkadaş canlısı olan, hatta Avrupa’da dadı olarak kullanılan Pitbull cinsini aşırı agresif ve saldırgan bir yapıya dönüştüren şeyler ancak bir dayak, aç bırakma, dövüştürme veya onu kızdıracak hareketlerdir. Birçok kişi tarafından yaygınlaştırılan bir şey bu, asıl dehşeti sağlayan hayvanı o dereceye getiren sahiplerinin yetiştirme tarzından başka bir şey değil. Çok tehlikeli saldırı aracına dönüşüyor bu kötü ellerde ne yazık ki.

Tabiat, köpek ve insan ortamında geçen üçlüyü seviyorum. Güzel bir otobiyografik kitap gerçekten.
Yaşanılan bir dünyadaysak, çocukların, yaşlıların, biraz da köpeklerin sayesinde olduğunu unutuyoruz.
Hep var ol ey dost.
881 syf.
Thomas Mann, Büyülü Dağ, Birinci Cilt

Yanılmıyorsam 2013 yılının Eylül ayıydı. Kız kardeşim ve rahmetli validem bana o yıl doğum günümde hediye olarak hangi kitabı istediğimi sormuşlardı. Bu, ailem için bir ritüeldir ve doğum günlerinde birbirimize hep kitap hediye ederiz. Onlardan, tam on beş yıl önce, 1998’de Can Yayınlarından ilk baskısını, 2013 Ocak’ında da 7. baskısını yapmış olan Thomas Mann’ın Büyülü Dağ Birinci ve İkinci Ciltlerini almalarını rica etmiştim. Thomas Mann’ın Venedik’te Ölüm adlı eserini okuyalı yıllar olmuştu, hatta 70’lerde çekilen filmini de severek izlemiştim. Artık Büyülü Dağ’ı da okumanın sırasının geldiğini düşünüyordum. Kardeşim ve validem her bir cilde imzalarını da atarak bu harikulade eseri bana 21 Ekim 2013’de hediye etmişlerdi.

Kitabı uzun yıllar okuma şansı yakalayamadım. Uzunca bir süre sadece kitaplığımı süsledi. Araya okumam gereken bir sürü başka kitaplar girdi. Tam yedi yıl sonra, babamın ölümünün üstünden yedi buçuk ay geçtikten sonra, 22 Ekim 2018 günü kitabın birinci cildini okumaya başladım. Bu ilk cildin okumasını 10 Aralık 2018’de bitirdim, validemin 24 Ocak 2019’daki vefatından yaklaşık bir buçuk ay kadar önce. Hatta ilk kitabı bitirdiğim tarihte, bu kitabı bu kadar geç okumam yüzünden validem bana serzenişte bulunmuştu. Ben de onu avutmak adına ilk cildin bittiği gün onunla kitap üstüne yaklaşık iki saat kadar sohbet etme imkânı bulmuştum. İşte böyle, bazı kitaplar öyle kolayca okunmuyorlar, önce ruhunuzu hazırlanmanız gerekiyor, iyi ki de validem henüz aramızdayken ilk cildi okuyup bitirme ve onunla paylaşma şansını yakalamışım…

Romanın içeriği ile ilgili çok fazla sürprizbozan (spoiler) vermek istemiyorum. Bu yüzden içeriği konusunda size çok fazla kopya vermeyeceğim. Öncelikle edisyondan bahsedeyim. Yayınevi ve matbaa işi nefis, sıfıra yakın hata ile çalışmışlar. Kitabı Almancadan çeviren İris Kantemir ise harikulade bir iş çıkarmış. Roman kanımca ana dilinde ancak bu kadar güzel yazılmış olabilir. Tertemiz Türkçesi ile Kantemir sizi hiç yormuyor, roman su gibi akıyor. İki cildin toplam 881 sayfa olduğunu düşünürsek su gibi akması okuyucunun işini de kolaylaştırır kanaatindeyim.

Bu roman, Hamburglu genç gemi mühendisi Hans Castorp’un macerasıdır. Anne ve babası erken yaşlarda ölen Hans’ı büyükbabası büyütür. Genç Hans, çocukluğundan beridir gemilere tutkun olduğundan bu alanda akademik eğitim alır. Mezuniyet sonrası mesleğe atılmadan hemen önce hem tatil yapmak hem dağ havası almak hem de hasta olan teğmen kuzenini ziyaret etmek adına İsviçre Alplerindeki Landquart’ta bulunan bir sanatoryuma seyahat eder. Uzun ve eziyetli bir yolculuktan sonra, ince hastalıktan mustarip olan kadın ve erkek hastalarla dolu bu sanatoryumun müdavimlerinden biri olan kuzeninin odasına yerleşir. Bu esnada Hans’ın sağlığı yerindedir ve kendisi turp gibidir. Bildik hastane ortamının dışında sanatoryum harikulade manzarası, dışarıdaki nefis dağ havası, harikulade yemekleri ve çok ilgili sağlık görevlileriyle adeta bir şifa yuvasıdır. Neredeyse tüm hastalar sanki iyileşip oradan ayrılmak yerine sanatoryumda kalış sürelerini mütemadiyen uzatmaktadırlar. Bu arada Hans’ın teğmen kuzeninin ince hastalığı vardır, zayıf bir bünyeye sahip olduğundan bu yüksek irtifada kendisini diğer hastalar gibi daha iyi hissetmektedir. Sanatoryumda neredeyse tüm gün bir yemek yeme ritüeli vardır, hastalara günde en az beş öğün son derece kaliteli yemek ve içecekler sunulmaktadır (yemek demek serotonin ve endorfin demek, yani mutluluk hormonları). Hemen her milletten insanın olduğu bu sanatoryumda, Hans, evli bir Rus kadına vurulur. Ama ne vurulmak! Bu yüzden Hans da ince hastalığa yakalanır ve sanatoryumun baş hekiminin kendisini ikna etmesiyle O da sanatoryumun hastalarından biri haline gelir.

Thomas Mann’ın anlatımı şiir gibi, ilk cildi belki uzun yani iki aya yakın bir sürede okudum ancak okuma seanslarım hep ışık hızındaydı, anlatım o derece güzel ki kitabı okurken hastalığı ve Alpleri mütemadiyen içselleştirerek kendimi de oranın hasta müdavimlerinden biri saydım. Bu eser 1924’de yazılmış, bu yüzden kurguyu ve içeriği kirletecek tek bir teknolojik nesne yok kitapta; yalnızca gemiler, trenler, yürüyüşler, yenen yemekler, kutlamalar, ressam doktorlar, idealist hemşireler, alımlı ve güzel hasta kadınlar, kibar ama hasta beyefendiler, ince hastalıktan yitip giden çocuk yaşta gençler var.

Ölmeden önce okunacak eserler arasında bulunan Büyülü Dağ’ın iki cildini de okuyun, okutturun. Ben ikinci cilde henüz başladım. İlk cilt heyecanlı bir yerde bitmişti. Bakalım ikinci ciltte ne gibi sürprizler beni bekliyor...

Elinizden kitap, kalbinizden huzur hiç eksik olmasın.

Süha Demirel, 23 Eylül 2019, İstanbul.

***
Kitabın Künyesi:
Büyülü Dağ (2 Cilt Takım)
Thomas Mann
CAN YAYINLARI
Çevirmen: İris Kantemir
Yayın Tarihi: 7. Baskı, Ocak 2013
Orijinal Adı: Der Zauberberg
Dil: Türkçe
Sayfa Sayısı: 888
Kitap » Edebiyat » Roman (çeviri)
Kitap » Orijinal Dil » Almanca

**************************************************************

Thomas Mann, Büyülü Dağ, İkinci Cilt

Herr Settembrini, Herr Naphta, Claudia Chauchat (nam-ı diğer Frau Chauchat), Mynheer Peerkorn, Teğmen Kuzen Joachim, Büyülü Dağ (sanatoryum), hermetik ve pedagojik bağlamda gelişimi sağlanan esas oğlanımız Hans Castorp arasında gidip gelen dialoglarla dolu bir ikinci cilt.

Frau Chauchat, Mynheer Peerkorn ve Hans Castorp arasında geçen üçlü bir aş hikayesi; sanatoryuma yeni alınan gramofon ve sanki bir müzikoloji uzmanını dinlercesine Castorp'un plaklar için yaptığı duyu ötesi eleştiriler; sonra batıl inançların kol gezdiği ruh çağırma seansları ve süpriz sonuçları; iki ciltde de retorik uzmanı olarak işe alınmış olan İtalyan Hümanist Mason Settembrini ile Cizvit Papaz Naphta'nın evlere şenlik silahlı düellosu. Finalde de, artık yedi yılını senatoryumda geçirmiş olan Hans Castorp'un Birinci Dünya Savaşına Alman kuvvetleri yanında zorunlu asker olarak katılmasıyla son bulan eserimiz.

Yıllar önce Aziz Nesin ile yapılan bir söyleşide kendisinin de belirttiği üzere: "Klasik eserleri birkaç yüz yıldır basıp basıp okuyoruz, artık yeter! Bu eski eserleri tekrar tekrar okumak yerine insanlık yeni ve çok daha iyi eserler yazmak zorundadır." Kızım sana söyledim, gelinim sen anla...

Süha Demirel, 22 Aralık 2019, İstanbul.
109 syf.
·3 günde·Beğendi
2011 yılında Venedik seyahatim sonrası okumuştum ilk kez ve çok hoşuma gitmediğini hatırlıyorum. Yıllar sonra #kitapagaciklasiklerkulubu vesilesi ile tekrar elime aldım ve gerçekten çok daha iyi algıladığım bir kitap oldu.
Sanatçı sorunsalının işlendiği, sanatsal niteliği yüksek olan, yer yer mitolojik öğeler içeren, sanatçının bir eseri yaratmasının akılcı mı akıldışı mı olduğuna dair düşünceleriyle harmanlanmış bir uzun öykü. Tek kişinin bakış açısıyla sunulduğundan, kopmamak ve ayrıntıları kaçırmamak adına sindire sindire okunması gereken bir eser. Thomas Mann’ın kendi sanat anlayışını Aschenbach karakteriyle yansıtıldığı söyleniyor. Kariyerinde de çok önemli bir yere sahip olduğunu, bu eserden sonra Nobel’e aday olduğunu vurgulamış yazar.
Youtube kanalım: https://www.youtube.com/user/ayseum
112 syf.
·2 günde·10/10
Uzun öykü olan bu kısa fakat tasvir ve betimlemeleri ile roman tarzında olan Thomas Mann'ın kitabı av kırması Bauschan ile olan birlikteliğini anlatıyor...

Thomas Mann'ın köpeği olan, biraz şapşal biraz hassas ama efendisini çok seven Bauschan'ı o kadar güzel anlatıyor ki, betimlemeleri okurken, ormanda onlarla beraber geziye çıkıyorsunuz. Ava gittiklerinde Bauschan'ın becerisizliklerini ama sevimliliği ile sahibine olan sadakatini de gözlemliyorsunuz...

Bauschan avlar da hiç bir varlık gösteremese de, diyalogları sanki onların yanındaymışcasına gülümseyerek izliyormuşsunuz hissini yaşamanıza sebep oluyor...

Bir köpeğin sahibi ile olan derin bağını ve konuşmasalar da iletişimlerini hareketleri ile anlatan ve birbirlerine kızsalar da, birbirlerinden vazgeçemeyişlerini edebi anlatımını okurken, her canlının insan yüreğinde sahip olabileceği sevgiyi hissedeceksiniz...

Bauschan ve Thomas Mann'ın merak uyandıran dünyası aldığı ödülü sonuna kadar hak etmiş...

Yazarın bu eseri, her ne kadar sadece köpeğinin karakterini ve kendisi ile olan iletişimini konu alıyor gibi görünse de, bir konu üzerine sayfalarca tasvirin nasıl yazılacağının örneğini okurlarına sunuyor...

Tasvir ve uzun betimlemelerden sıkılmayan tüm okurlara tavsiye ederim. Gülümseyip, düşünmenize sebep olacak bu eser, köpeklerin de dünyasına farklı bir pencereden bakmanızı sağlayacak...

Yazarın biyografisi

Adı:
Thomas Mann
Tam adı:
Paul Thomas Mann
Unvan:
Alman Yazar
Doğum:
Lübeck, Almanya, 6 Haziran 1875
Ölüm:
Zürich, İsviçre, 12 Ağustos 1955
Paul Thomas Mann, (6 Haziran 1875, Lübeck; 12 Ağustos 1955, Zürih) 20. yüzyılın en önemli Alman yazarlarından biridir. Özellikle romanları ile tanınmakla beraber, edebiyat alanında verdiği eserler yanı sıra, toplumsal eleştirileri ile de öne çıkmıştır. 1929 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü kazanmış, 1933'te Nazilerin iktidara gelişinin ardından önce İsviçre'ye ardından ise ABD'ye göç etmiştir. 1944'te ABD vatandaşlığı almakla beraber, 1952'de yeniden İsviçre'ye dönmüş ve hayatının sonuna kadar burada kalmıştır.

Mann, Johann Wolfgang von Goethe'nin yapıtlarını kendi yapıtında bir tüzük ve konu bulmada örnek olarak kullandı. Avrupa ve Alman ruhuna dair analiz ve eleştiriler yaparken, eski Alman hikayeleri ve Kitab-ı Mukaddes'te geçen kıssalardan, Goethe'nin, Nietzsche'nin ve Schopenhauer'in düşüncelerinden faydalanmıştır. Kendi ailesini örnek alarak oluşturduğu ilk romanı Buddenbrook Ailesi'nde örnek olacak biçimde anlatıldığı gibi, yapıtlarının başlıca konusunu burjuvazinin yozlaşması oluşturmaktadır. Mann, özellikle Alman edebiyatında önemli bir yer edinmiş olan Bildungsroman türünde yetkin eserler vermiştir.

Alman yazar Heinrich Mann'ın kardeşidir. Thomas Mann'ın altı çocuğundan üçü, Erika Mann, Klaus Mann ve Golo Mann da yazar olmuşlardır.

Yazar istatistikleri

  • 402 okur beğendi.
  • 2.827 okur okudu.
  • 144 okur okuyor.
  • 3.103 okur okuyacak.
  • 69 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları