Yürürken bazen yavaşlayıp duvardaki yazıları okurum. Bir sürü şey anlatan bu duvar; karmakarışık; birbirinin alanına yayılarak çoğalan, birbirinden bambaşka amaçlarla yazılmış garip yazılardan ibaret gibi gelebilir.
Zaten öyle; herkes alelacele bir şeyler anlatmak istemiş ve o an sonsuza dek sürecekmiş gibi gelen aşklarını, tuttukları takımları, ne olduğunu bilmediğimiz bir tarihi, kimi afili bir sözü, kimi bir uyarıyı hep diğerinden çok daha önemliymiş gibi duvara bağırmış. Bazılarının üzeri karalanıyor, genelde iki kişinin adı yazan bir aşk hikayesi ve kötü sonlanmış belli ki. İçimden şunu geçiriyorum ikisi için de "Umarım sizin içinize ışıklar dolduran o doğru yeri bulursunuz." O an gözüm kenarda yazan küfre kayıyor, sonra altında Gibi'nin İlkkan'ının sözlerine benzer, söylenene o an çok afili gelse de dinleyende pek bir şey uyandırmayan bir söz görüyorum. Bir duvara üç duygu yeter diyorum ve devam ediyorum.
Biz aslında bunu her gün yapıyoruz. Hatta mesela bu yazıyı daha uzun tutuyorum, bir duvara yazıyorum ve biri geçip giderken görüyor. Çoğu orda olduğunu bilmiyor, kimi bakıyor, bazısı okuyor, çok azı hissediyor. Ömrümüzü bir duvar yazısını okumaya vakti yokmuş gibi yaşayan ama sabahtan akşama kadar aslında sadece daha akıcı, değişken bir duvar olan bu ekranlara bakan canlılar olarak tüketiyoruz. Bir yerdeki yaşanmışlığa değil onu nasıl sunabileceğimize odaklanıyoruz. Daha fazla duvara daha fazla şey yazıyoruz. Görülmek, bilinmek, beğenilmek ve bunların en temelinde sevilmek istiyoruz.
Hiç bilmediğimiz birileri bizi sevsin isterken hiç bilmediğimiz birilerini bir anlık da olsa sevmiyoruz. Hep bir şeyi düzeltme ve memnun olmama halinde yaşıyoruz. Hep bir diğerinin yerini yeterince değerlendiremediğini, biz olsak daha iyisini yapacağımızı düşünüyoruz. Hikayenin