Suçlunun durduğu yerin üst tarafına onu daha iyi aydınlatmak için bir ayna asılmıştı. Bu zamana dek kim bilir kaç zavallının yansıyan hayalleri yok olup gitmişti bu aynada. Büyük denizlerin ölüleri karaya sürüklemesi gibi, bu aynada hayalleri geri getirebilseydi, mahkeme salonu binlerce hortlakla dolardı.
En iyi zamanlardı; en kötü zamanlardı. Bilgelik çağıydı; ahmaklık çağıydı. İnanç dönemiydi; şüphecilik dönemiydi. Aydınlığın mevsimiydi; karanlığın mevsimiydi. Umut baharıydı ; umutsuzluk kışıydı. Öncemizde her şeyimiz vardı; öncemize hiçbir şeyimiz yoktu. Hepimiz doğrudan cennete gidiyorduk; hepimiz doğrudan cehenneme gidiyorduk. kısaca o dönemde bugünkü gibiydi; öyle ki dönemin en gürültücü yetkililerinden kimileri, hem en iyisi hem en kötüsü için "en" ile başlayan karşılaştırmalarda ısrarcıydılar....
"Birinci hikaye üslubun bir kusur olduğunu gösterir" dedim. "İkinci hikaye kusursuz resmin imza istemediğini gösterir. Üçüncü hikaye de, birinciyle ikincinin aklını birleştirir ve o halde imza ve üslup kusurla küstahça ve aptalca böbürlenmekten başka bir şey değildir, bunu gösterir."