"Neyzen kendi zatında ki güzelliğini, ilmini, sanatını icra etmek için benim kamışlıktaki halimden şu halime kadar devrelerden geçmemi bekledi. Şimdi benden duydukların, inlemem, ahu feryadım o neyzenin muradından ve o muradın husulunden başka bir şey midir? İbretle bunu seyretmez ve kendine bir hisse almaz mısın?"
Diğer alem için bu Güneş işe yaramaz. O alemde görebilmek, neyin ne olduğunu fark edebilmek için bir ışığa ihtiyaç vardır. O ışığın adı nur-u Muhammedi'dir ki Allahü Teala'nın bu aleme bahşettiği en büyük nurdur. Zira o, nur üstüne nurdur. O nura eremeden ve kendinde O nurdan bir eser olduğunu fark edemeden hiçbir şey için bildim, buldum, duydum, işittim deme, itaat ettim, iyi iş eyledim deme. İlla O nurla bilip, O nurla bulup, O nurla olacaksın. İşte benim sırrım budur. Seni çağıran feryadım aslında bu sırra ve bu nura davet etmektedir.
"Duy ki sana insan-ı kâmilden bahsetmeye kalksam,
kıyamete kadar konuşma iznini
Cenâb-ı Hakk’tan alsam ve hiç susmayacak,
bir söylediğimi de bir daha söylemeyecek bir
kudrete sahip olsam yine de Kamil insanı sana anlatamam.
Ama sana ondan seslenebilirim. Bu Kemale talip isen dinle."
" Birisi Mevlana'ya 'Şemsi gördüm.' dedi. Mevlana üstündeki elbiseleri ona bağışladı. Mevlana'ya 'Bu adam yalan söylüyor. Verdiği haberin aslı yok. Neden elbiselerini ona bağışladın?' dediler. Mevlana buyurdu ki; "Bu verdiklerimi zaten yalan söylediği için verdim. Eğer doğru söyleseydi, ona canımı verirdim."