Uygar toplumlarda haysiyet gereği hak sahibi olunmayan konulara karışılmaz. Birinin biz sormadan bize akıl vermeye ya da "Sana mavi değil, yeşil yakışıyor," demeye hakkı yoktur.
Bu durumun aksi patavatsızlığa girer. Bu sebeple sevdiğimiz insanların onlarda gördüğümüz eksikliklerini düzeltme hakkını kendimizde görmek çoğu zaman zorbalığa tekabül edebilir.
Çoğumuz, yani basit ve sıradan insanlar, kendi hedefleri diye aslında başkalarının hedeflerini benimsiyor. Kendileri seçim yapmiyor; başkaları onlar için seçiyor, onlara hedef gösteriyor. Hedefi gösteren kişi insanın eşi de olabilir, anne-babası da olabilir, içinde yaşadığı toplum da olabilir. İnsan bazı seçimlerini sırf mahalle baskısından dolayı yapıyor da olabilir. Yine bu seçimler bilinçli de yapılabilir, bilinçaltı da devreye girebilir. İste birçok durumda hayal kırıklığının ve mutsuzluğun kaynağı tam da budur.
Tarihsel nedenlere girmeyelim ama bir iki örnek verebiliriz. Mesela dayın iktidarın bir mensubuysa istediğin gibi araba kullanırsın ve kurallar sana işlemez. Mevcut iktidardan önce de böyleydi, simdi de aynı. "Sen benim kim olduğumu biliyor musun?!" lafı bizde çok eskidir. Sosyal sermayenin düşük olduğu kültürlerde bir bu laf, bir de gösteriş ve hava atma ihtiyacı öne çıkar. Sosyal sermayenin yüksek olduğu ülkelerde ise insanlar mahçup olmamak için çok dikkatli davranır, utanmak istemezler. Önemli biri alkollü araba kullanırken yakalansa, "Sen benim kim olduğumu biliyor musun?!" demek bir yana, mümkünse kim olduğunu gizlemeye çalışır. Haysiyeti hava atmaya ya da nüfuz kullanmaya elvermez. Demek ki sosyal sermayenin yüksek olduğu ülkelerde iki anahtar kavram vardır: Sorumluluk ve haysiyet.