Muallim

Muallim
@Muallim_Beyy
Gösterişin,torpilin, kibrin ve sayamadığım binlerce putun kol gezdiği bu çağda;bir bakışın,bir duruşun, bir hayatın sadeliğine inanıyorm. .
Şİİ YAYILMACILIĞI
İran bir taraftan bölgede inisiyatif ve etki alanını genişletmeye dönük politikalar izlerken, diğer yandan kadim ve genetik Sünni düşmanlığı refleksiyle Şii karakterli yayılmacı politika dip dalga halinde ilerliyor. Oysa düz mantıkla bakınca bölge ve dünya ölçeğinde İran'ın İslam Dünyası'nın desteğine ciddi biçimde ihtiyacı var. Hal böyleyken "mezhep ihracı" faaliyetinin hız kesmeden, hatta ivme kazanarak devam etmesi ilk bakışta çelişki gibi görünüyor. Ancak mesele oldukça basit: İran, daha doğrusu Şia, İslam Dünyası'nda "kendisi olarak" varlığını ancak izole bir şekilde devam ettirebilir. Tarihî tecrübe de, bugünün gerçekleri de bunun böyle olduğunu gösteriyor. Buna mukabil küresel güçlere karşı "tek başına" direnme, hatta "kafa tutma" görüntüsü Şiilik propagandası eşliğinde yürütüldüğü zaman hem siyasî ve stratejik hem de mezhebi ve kültürel sahalarda aynı anda ilerleme kaydetmek mümkün hale geliyor. Sokaktaki insanın algısına hitap eden tek cümlelik netice şu oluyor: "Küresel hegemonyaya İslam adına direnmenin adresi İran'dır ve İran bunu sahip olduğu Şii arka plana borçlu."İzleyebildiğim kadarıyla tek bir uydu kanalında 20 civarında Şiilik propagandası yapan televizyon var. İzleyemediklerim de hesaba katılarak düşünüldüğünde rakamın ikiye-üçe katlanacağında şüphe yok. "Ne var bu kanallarda?" diye baktığınızda, 24 saat fasılasız Şiilik propagandası var. Bütün mesaisini Sünnîlik tenkidine sarf eden, bu sahada özel olarak yetiştirildiği anlaşılan kişiler, Sünnî kaynakları didik didik ederek işlerine geleceğini düşündükleri malzemeyi titiz bir şekilde cımbızlayıp seyirciye sunuyorlar. Son örneklerden biri el-Fâhişe li'l-Vechi'l-Âhar li Âişe isimli paçavra. Televizyon kanallarında ve internette bu eserin yazarı tarafından Sünnî gençlerin beynine boca edilen yığınla
Din
Reklam
Modern zamanlar öncesinde müslüman kadın, "dışarıdaki" hayatta kendisine ihtiyaç duyulan eğitim, ticaret, sağlık… vb. alanlarda elbette var olmuştu. Ama sadece "kendisine ihtiyaç duyulduğu kadar. Bir başka deyişle, modern zamanlar öncesinde "dışarıdaki" kadınların sayısı ile erkeklerin sayısı arasında bir kıyaslama yapmak mümkün değil. Zira "dışarıdaki" hayatın erkeklerin egemenliğinde yürüdüğünde şüphe yok. Esasen bunun şaşırtıcı bir yanı yok. Zira "içerideki" kadın, aslında bu ümmetin geleceği olan çocuklarının eğitimi ile meşguldür. Bugün adına "okul öncesi eğitim" dedikleri bu süreç, mutlaka anne-çocuk iletişiminin sağlıklı bir şekilde gerçekleştiği bir ortamda yürütülmesi gereken bir süreçtir. Zira pedagoglar çocuğun en kalıcı bilgileri 0-6 yaş arasında aldığını söylüyor. Bu çağdaki bir çocuğa annesinin tıbiî/fıtrî bir iletişimle verdiğini hangi kurum, hangi eğitim metodu ve eğitimci verebilir? Dolayısıyla "İslam'da kadının rolü" başlıklı çalışmaların pek çoğunda gördüğümüz gibi, "Aslında İslam kadını sosyal hayatta ikinci plana itmemiştir; bunu yapanlar "geleneksel" bakış açısına sahip olan müslümanlardır" türünden söylemler son derece yanıltıcıdır. Kadın evin dışında ancak kendisine ihtiyaç duyulduğu kadar var olmalıdır. Tıpkı erkeğin evin içinde kendisine ihtiyaç duyulduğu kadar var olması gerektiği gibi. Fıtrat, tabii hayat ve İslam bunu gerektirir. Modern hayat algısı bize hayatın sadece "dışarıdakinden", yani sokaktakinden ibaret olduğu düşüncesini telkin ediyor. Aklımızı karıştıran esas nokta burası. Hayat niçin "evin dışından" ibaret olsun ki?! Evin içi de "en az" dışı kadar önemlidir oysa ve orası kadının sorumluluğuna verilmiştir. Bizi yanıltan nokta şurası: Dışarıdaki hayat modernite tarafından inşa edildiği için, erkekle kadını yanyana/birlikte
Din
Kur'an, tek başına, yalıtılmış bir "metin" olarak dinin "tek" kaynağı kılınınca, herkesin ona kendi fikriyatını, kendi ideolojisini, kendi tercihlerini söyletme imkânına kavuşmuş olmasına şaşmamak gerekir. Bu, Sahabe'den devralınan Müslümanlık ile meal Müslümanlığı arasındaki farkın da tezahür ettiği alandır. Sahabe'den devralınan Müslümanlığın, Kur'an'ın beyan ve tefsiri anlamına gelen Sünnet'i de ihtiva etmesi açısından, Sahabe Müslümanlığı ile aramıza giren mesafe, aynı zamanda Sünnet'ten uzaklaşmamızı da intaç etti kaçınılmaz olarak. Adını dürüstçe öyle koymasalar da, mertçe ortaya çıkıp, "Sünnet ve Sahabe unsurları bizi ilgilendirmiyor" demeseler de, meal üzerinden yaptıkları operasyonlarla Sünnet'in ve Sahabe'nin insanımızın bilincindeki merkezî konumunu, kendi tercihleriyle değiştirdikleri gün gibi aşikâr... Geldiğimiz noktada ya Ehl-i Kitab'ın akıbeti, Hz. İsa (a.s)'ın ref'i ve nüzulü, şefaat, kabir azabı, sırat, mizan, kader... ve benzeri onlarca meselede tarihte gördüğümüz bid'at oluşumların tamamını solladığımızı acilen fark edeceğiz ya da "Kur'an'ın gereği" olduğunu vehmetmeye devam ederek içinde debelendiğimiz tarihselliğin bizi oradan oraya savurmasına rıza göstereceğiz...
Din