"Gel de şu insanoğlunu anla! Tanrıya inanmaz, ama burun kökü kaşındığında öleceğine inanır; bir ozanın yalınlığın yüce bilgeliğini yansıttığı, baştan sona uyum içindeki yapıtını es geçer, bir gözü karanın eğip bozduğu tuhaf yapıta "İşte yükseklerin gizinin bilgisi! İşte gerçek yapıt" diye haykırır. Ömrü boyunca doktorları küçümser, sonunda çaresiz, tuh tuh diye insanın yüzüne tüküren üfürükçü kocakarılara başvurmak zorunda kalır, hatta bunun da ötesine geçip kendini ne idüğü belirsiz birtakım otlar kaynatır ve bu karışımın hastalığına iyi geleceğine inanır."
"Kadınlar öyle varlıklardır ki hiçbir şey söylenemez onlara dair! Gel de yüzlerinde görünüp yiten anlamları, imaları, ışıkları anlat! Anlatamazsın! Yalnızca gözleri bile uçsuz bucaksız bir ülkedir ki adım atmaya kalkanın vay haline! Hiçbir şekilde bulup çıkaramazsın onu oradan. Yalnızca yüzlerindeki ışıltıyı anlatmak bile zor! Ayrıca serti var, yumuşağı var, mahmuru, rehavet içinde olanı var... ama rehavet içinde bile olsa, o ışıltı insanın yüreğine bir kanca attı mı, ruhunun üzerinde keman yayı gibi gidip gelmeye başlar. Yok hayır! Uygun sözcüğü bulabilmek... kadınları anlatabilmek zor! Insan soyunun lafit yarısıdır vesselam."