Çiftlerin çoğunda iş duygusal yeterliliğe geldiğinde, tahterevallinin alt ucunda erkek oturur. Paket bağlarını iyi düğümleyen ve kırılan şeyleri onaran, ama karısının sıkıntılı olduğunu göremeyen erkek tipini hepimiz biliriz. Bu erkek, kendi ailesiyle duygusal bağlantı kuramayabilir ve içini dökebileceği tek bir yakın arkadaşı bile olmayabilir. Toplumumuzun geliştirdiği "erkeklik" budur, soyut düşünceler dünyasında kendini rahat hisseden, ama diğerleriyle empatik bağlantısı, kendi iç dünyasına uyumu ve ilişkide gerilim yaşandığın da ilgisini koruma isteği olmayan erkek.
Erkeklerin çoğu duygusal yeterlilik alanında yetersiz yüklenirler ve yetersiz yüklenmeleri, kadının bu alanda aşırı yüklenmesiyle yakından ilişkilidir. "İsterik", aşırı duygusal kadının, kendini duygusuz ve uzak erkekle aynı çatı altında buluvermesi rastlantı değildir.
Çoğumuz olanaksızı isteriz. Sadece kendi karar ve seçeneklerimizi değil, diğer kişinin bunlara tepkilerini de kontrol etmeye çalışırız. Sadece değişiklik yapmak değil, aynı zamanda karşımızdakinin bu değişimden hoşnut olmasını da isteriz. Daha yüksek bir açıklık ve kararlılık düzeyine ulaşmak ve ardından, bizi eski modellerimiz için seçmiş olan insanların takdiriní ve desteğini kazanmak isteriz.
Daha güçlü bir "ben" geliştirmek, kimi zaman içimizdeki, bizi tatmin etmeyen bir evliliği bitirme isteğini kabul etmek anlamına gelir ki, bu da, terk edilmek kadar korkutucu bir şeydir.
İlişkide yeterince "biz" yoksa ne olur? Sonuç, "duygusal boşanma" olabilir. İki insan, kişisel duygu ya da deneyimlerini paylaşmadıkları, boş kabuğa dönüşmüş bir evliliğin içinde, birbirlerinden soyutlanmış ve yalnız kalırlar. "Ayrılık gücü" egemen olduğunda taraflardan biri, ya da her ikisi birden "Sana ihtiyacım yok" tutumunu takınır; oysa bu, hiç de özerk bir konum değildir. İlişkide kavga belki az yaşanır, ama yakınlık da o denli azdır.
Benliksizleşme, kişinin kendi benliğinin (düşünce, istek, inanç ve hırslarının), ilişkiden gelen baskılar altında çok fazla "tartışılabilir" hale gelmesi demek.