Böylece, âşık, illa da mevcut olmayan bir yere gitmek isteyen birine benziyor. Şu farkla ki, mevcut olmayan bir yere
gitmek isteyen birinin, aslında gitmek istediği bir yer mevcut değildir. Aşıksa, gitmek istedigi yer mevcut bulunmasına rağmen oraya varmak istemiyor. Oraya vardığını farz
ettiğimiz anda bile, o, arayışından vazgeçmiyor ve asla bulduğu zehabına kapılmıyor ve buldum diye avunmak istemiyor. Çünkü onu tahrik eden, bizatihi bu arayıs hâlidir,
bulma hâli değil. İşte bir kere daha ve degişik bir bağlamda,
âşığın nihai hedefinin vuslat olduğu faraziyesini reddetmek
zorunda kalıyoruz.
Aşk bir yalvarmadır:
kalbin yalvarışıdır:
kalp, maşukuna sürekli niyaz ediyor, maşuksa sürekli naz hâlinde duruyor. Bu eskimiş kelimelerin medlulü olan eskimemiş anlamı da anlamak gerekiyor:
eğer aşk dünyevi zeminde aranıyorsa ve maşuk orada bütün peçelerini atarak kendini âşığına sunmuşsa, şu almaşıklardan biri gerçekleşir: aşk orada
ya biter ya da âşık mahvolur (ki bu da bir bitiştir)Her iki hâlde aşk da sonuna ulaşır, âşık da! eğer aşk müteal bir zeminde aranıyorsa, orada maşuka ulaşmak beklenmez; buna ragmen arama
çabası, ulaşma umudu yitirilmeden sürdürülür.Kalp burada daima uyanık kalır. Gaflet reddedilir
Nedir kalbin nesnesi: kalbin iştiyak duyduğu, sürekli yönelmek istediği şey? O yönelimin bir asıl hakikati var. Kalp sürekli yönelme istidadında olduğundan, hakikatine doğru yönlenemese, sahtesiyle de avunabilir: âşık olduğunu sanır.
Hakikatini bulamayınca, kendi nesnesine erişemeyince, sahtesiyle oyalanmakta beis görmez: aldanmaya düştüğünü bilse
de yöneliminden vazgeçmez, onun fıtratı yönelim içinde bulunmaktır.