Sessizlik, zalimin işlediği suçun ortaklığıdır. Bugün Ortadoğu’nun mazlum halkları, özellikle de Filistinliler, her gün katliamlarla, sürgünlerle ve insanlık dışı muamelelere maruz kalırken, İslam dünyasının suskunluğu, bu trajedinin en acı boyutlarından biridir. Zalim karşısında sessiz kalan, sadece korkak değildir; aynı zamanda ahlaki bir çöküşün ve vicdani bir körlüğün temsilcisidir.
İsrail'in, masum sivillere yönelik uyguladığı zulüm ve şiddet, sadece fiziksel bir yıkım değil, aynı zamanda insan onuruna ve adalet duygusuna yapılan büyük bir saldırıdır. Kendini savunma hakkı adı altında yürütülen bu politikalar, soykırımın modern bir yüzüdür. Her gün yıkılan evler, öldürülen çocuklar, yok edilen hayatlar, sadece İsrail'in değil, aynı zamanda bu zulme sessiz kalan tüm devletlerin ve bireylerin de suç ortaklığıdır.
İslam ülkelerinin liderleri, siyasi çıkarlar ve ekonomik kazançlar uğruna sessiz kalmayı tercih ederken, aslında insanlığın en temel değerlerini, adalet ve merhameti ayaklar altına alıyorlar. Bu liderler, kendi halklarının ve dünya kamuoyunun vicdanında yargılanacaklardır. Zira, zulme rıza göstermek, zulmü bizzat gerçekleştirmek kadar büyük bir günahtır.
Felsefi açıdan bakıldığında, İsrail'in politikaları, Nietzsche'nin 'Güç İstenci' kavramının acımasız bir yansımasıdır. İsrail devleti, gücünü ve egemenliğini pekiştirmek adına, etik ve ahlak kurallarını hiçe sayarak, Filistin halkını ezmekte, onlara yaşama hakkı tanımamaktadır. Bu gücün, er ya da geç, adaletin sarsılmaz duvarlarına çarpıp parçalanacağı ise kaçınılmazdır. Tarih, adaletsizlik üzerine kurulu hiçbir yapının kalıcı olmadığını defalarca kanıtlamıştır.
Aynı şekilde, İslam dünyasının sessizliği, Sartre'ın 'Varlık ve Hiçlik' eserinde dile getirdiği 'kötülüğün sıradanlığı' kavramını akıllara