Muhammed yekta kaya

Muhammed yekta kaya
@Muhammedyekta
Kendine yazar
Fikir işçisi
5 okur puanı
Mayıs 2024 tarihinde katıldı
Sevgisizlik
Aile, birçok kişi için sevgi ve güvenin kaynağıdır. Ancak bazıları için aile, sevgi eksikliğinin, soğukluğun ve boşluğun sembolüdür. Bu tür bir ortamda büyüyenler, her geçen gün biraz daha yalnızlaşır, kalplerindeki derin boşluk her geçen gün daha da büyür. Çocukken anne ve babadan beklenen sıcak ilgi ve şefkat olmadığında, dünyadaki en derin yalnızlık hissedilir. Her sabah uyandığında evdeki sessizlik, sevginin eksikliğini haykırır. Yemek masasında yaşanan soğukluk, paylaşılan anların ne kadar az olduğunu hatırlatır. Evdeki her köşe, sevgiyle dolması gereken anıların yerine, eksikliğin izlerini taşır. Sevgisiz bir ailede büyüyen çocuklar, kendi değerlerini sorgular. Kendilerini sevilmeye layık görmezler, çünkü en yakınlarından bile bu sevgiyi görememişlerdir. Kalplerindeki bu derin yaralar, hayatlarının her anında onları takip eder. Kimi zaman başkalarının sevgisine inanmakta zorlanırlar, kimi zaman ise sevgiye aç bir şekilde sürekli bir arayış içinde olurlar. Anne ve babanın gözlerinde görmedikleri sevgi, kardeşler arasında yaşanmayan bağlar, aile içinde hissedilmeyen sıcaklık, her anı daha da katlanılmaz hale getirir. Sevgiyle dolu bir ailede yaşamanın nasıl bir his olduğunu bilemezler. Bu eksiklik, hayatları boyunca peşlerini bırakmaz. Sevgisizlik, sadece anılarında değil, gelecekteki ilişkilerinde de derin izler bırakır. Güven duymakta zorlanırlar, çünkü en başından beri güvendikleri insanlar tarafından hayal kırıklığına uğratılmışlardır. Sevginin ne olduğunu anlamakta güçlük çekerler, çünkü en temel duygulardan biri onlardan esirgenmiştir. Bu acımasız gerçeklikle yüzleşmek zorunda kalanlar, içlerindeki sevgisizliği nasıl dolduracaklarını bilemezler. Ancak, her şeye rağmen, hayatın bir yerlerinde sevginin var olduğunu bilmek ve bir gün bu sevgiyi
Duygu ve Düşünce
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Hayat...
Hayat, kimi zaman bir yolculuk, kimi zaman bir öğretmendir. Yolculuk metaforu, hayatın sürekli değişim ve gelişim içinde olduğunu, her adımda yeni keşifler ve deneyimlerin bizi beklediğini anlatır. Yolculuk sırasında karşılaştığımız her engel, her sapak, her manzara bize bir şeyler öğretir. Bu, bazen sabrı, bazen cesareti, bazen de şükranı öğrenmemiz anlamına gelir. Yolculuğun kendisi kadar yol arkadaşlarımız da önemlidir; sevdiklerimiz, dostlarımız, hatta kısa süreliğine bile olsa yollarımızın kesiştiği insanlar. Her biri, hayatımıza renk ve anlam katar. Hayat aynı zamanda bir öğretmendir. Bize sabretmeyi, sevmeyi, affetmeyi ve en önemlisi, kendi benliğimizle barış içinde olmayı öğretir. Hayatın sunduğu her deneyim, birer ders niteliğindedir. Zorluklar karşısında pes etmek yerine, bu zorlukları birer öğrenme fırsatı olarak görmeliyiz. Başarısızlıklar, aslında başarıya giden yolda atılması gereken adımlardır. Her düşüş, yeniden kalkmak için bir fırsattır. Felsefi olarak baktığımızda, hayatın anlamı belki de bu sürekli arayış ve öğrenme sürecinde gizlidir. Mutluluğu dışarıda aramak yerine, içsel bir huzur ve denge bulmak, hayatın gerçek anlamını keşfetmemize yardımcı olabilir. Kendi iç dünyamızla barışık olmak, dış dünyadaki fırtınalar karşısında bile sakin kalmamızı sağlar. Bu içsel denge, hayatın karmaşıklıkları içinde bir rehber niteliğindedir. Sonuç olarak, hayat bir yolculuk ve bir öğretmen olarak, bize sürekli olarak büyüme ve gelişme fırsatları sunar. Önemli olan, bu fırsatları nasıl değerlendirdiğimiz ve bu süreçte nasıl bir insan olduğumuzdur. Hayatın sunduğu her anı, birer hediye olarak görmek ve bu anların kıymetini bilmek, belki de en büyük yaşam felsefesidir. @ozcaneskar abimden sohbetinden esinledigim kadar saygılar hürmetler
İnsan ve Hayat
Sessizlik, zalimin işlediği suçun ortaklığıdır.
Sessizlik, zalimin işlediği suçun ortaklığıdır. Bugün Ortadoğu’nun mazlum halkları, özellikle de Filistinliler, her gün katliamlarla, sürgünlerle ve insanlık dışı muamelelere maruz kalırken, İslam dünyasının suskunluğu, bu trajedinin en acı boyutlarından biridir. Zalim karşısında sessiz kalan, sadece korkak değildir; aynı zamanda ahlaki bir çöküşün ve vicdani bir körlüğün temsilcisidir. İsrail'in, masum sivillere yönelik uyguladığı zulüm ve şiddet, sadece fiziksel bir yıkım değil, aynı zamanda insan onuruna ve adalet duygusuna yapılan büyük bir saldırıdır. Kendini savunma hakkı adı altında yürütülen bu politikalar, soykırımın modern bir yüzüdür. Her gün yıkılan evler, öldürülen çocuklar, yok edilen hayatlar, sadece İsrail'in değil, aynı zamanda bu zulme sessiz kalan tüm devletlerin ve bireylerin de suç ortaklığıdır. İslam ülkelerinin liderleri, siyasi çıkarlar ve ekonomik kazançlar uğruna sessiz kalmayı tercih ederken, aslında insanlığın en temel değerlerini, adalet ve merhameti ayaklar altına alıyorlar. Bu liderler, kendi halklarının ve dünya kamuoyunun vicdanında yargılanacaklardır. Zira, zulme rıza göstermek, zulmü bizzat gerçekleştirmek kadar büyük bir günahtır. Felsefi açıdan bakıldığında, İsrail'in politikaları, Nietzsche'nin 'Güç İstenci' kavramının acımasız bir yansımasıdır. İsrail devleti, gücünü ve egemenliğini pekiştirmek adına, etik ve ahlak kurallarını hiçe sayarak, Filistin halkını ezmekte, onlara yaşama hakkı tanımamaktadır. Bu gücün, er ya da geç, adaletin sarsılmaz duvarlarına çarpıp parçalanacağı ise kaçınılmazdır. Tarih, adaletsizlik üzerine kurulu hiçbir yapının kalıcı olmadığını defalarca kanıtlamıştır. Aynı şekilde, İslam dünyasının sessizliği, Sartre'ın 'Varlık ve Hiçlik' eserinde dile getirdiği 'kötülüğün sıradanlığı' kavramını akıllara
Filistin
Türkiye'de üniversite
Türkiye'deki üniversiteleri eleştirirken, akademik ve entelektüel gelişimin derinliklerine bakmak gerekmektedir. Bu bağlamda, Türkiye'deki üniversitelerin önemli bir kısmı, eğitimde nitelik yerine niceliği ön plana çıkaran, yüzeysel bir yaklaşım sergilemektedir. Akademik kadroların büyük kısmı, liyakat esaslı seçilmekten ziyade, siyasi ve kişisel bağlantılar üzerinden belirlenmektedir. Bu durum, üniversitelerde özgür düşüncenin ve bilimsel araştırmaların önünde ciddi bir engel teşkil etmektedir. Bilimsel araştırmalara ayrılan kaynakların yetersizliği ve mevcut kaynakların yanlış kullanımı, üniversitelerin bilgi üretiminde dünya standartlarının gerisinde kalmasına yol açmaktadır. Akademik yayınlarda nitelikten çok, sayının önemsenmesi, sahte bilimsel çalışmaların ve intihal olaylarının artmasına sebep olmuştur. Bu durum, akademik itibarın zedelenmesine ve üniversitelerin uluslararası alanda saygınlık kaybetmesine neden olmaktadır. Eğitim müfredatlarının yenilikçi ve eleştirel düşünceyi teşvik etmek yerine, ezberci ve dogmatik bir anlayış üzerine kurulması, öğrencilerin analitik düşünme ve problem çözme yeteneklerini köreltmektedir. Üniversiteler, düşünce özgürlüğünü ve eleştirel bakış açısını desteklemesi gerekirken, aksine, farklı görüşlere tahammülsüz bir ortam yaratmaktadır. Öğrencilerin sosyo-ekonomik durumlarına göre ayrışması ve fırsat eşitsizliği, Türkiye'deki üniversitelerin bir diğer önemli sorunudur. Özellikle vakıf üniversiteleri, yüksek öğrenimi bir ticaret aracına dönüştürmekte, eğitimde adaleti ve erişilebilirliği zedelemektedir. Devlet üniversiteleri ise, yetersiz altyapı ve donanım sorunlarıyla boğuşmakta, öğrencilerin bilimsel ve teknolojik gelişmelere ulaşmalarını engellemektedir. Sonuç olarak, Türkiye'deki üniversiteler, çağdaş dünyada bilimsel ve
İnsan ve Hayat