Geveze zihnimi susturup kuş ötüşlerine kulak kabarttım. "Gözümü bağla, saati kulağıma daya, tıkırtısından bilirim markasını," derdi babam. Keşke ben de ötüşlerinden kuşları tanıyabilseydim. Hatta ne dediklerini anlasaydım. Yok olurdu o zaman kötülük. Kuşların, köpeklerin, kedilerin, atların, balıkların, ağaçların, mor kaktüslerin, çiçeklerin, cümle doğanın sözünü anlasaydım, anlasaydık yok olurdu kötülük. Belki.
Bütün bu hikayenin içinde benim rolüm neydi, diye düşündüm hep. Benim repliklerimi kim yazmıştı, mizansenlerimi kim belirlemişti? Sahneye hangi taraftan gireceğime, uslu kızı oynarken neler giyeceğime, içimdeki kötülüğü kusmaya başladığımda nelerden soyunacağıma kim karar vermişti?
Benim adım Müzeyyen. Süslenmiş, güzelliklerle bezenmiş, demek. Ben güzelliklerle bezeliyim. Süslenmiş bir hayat benimki. Müzeyyen'im ben. Doğmadan belliymiş adım. Müzeyyen adında bir kız olarak doğmuşum. Anneannemin adını vermişler bana. Babam hiç itiraz etmemiş, "Ne güzel düşündün," demiş, alnından öpmüş annemi. Annem istemiş adımın Müzeyyen olmasını.