O güne kadar 22 yıllık sürekli Halk Partisi hâkimiyeti
boyunca, basın, bütün mafsal yerleri ayrı değneklerle idare
edilen bir Karagöz, milletse gönlünden geçenleri dudağına
çıkaramaz «egemen» vasıflı bir tutsak durumundayken, bu
ânî kıpırdama ve aynaya bakacak kadar cesaret gösterme
havasını, sade İnönü idaresine ve onun cana tak ettirici
hallerine bağlamak yanlış olur. Bu millet canına tak edici
daha nelere katlanmıştır ve bu defa da katlanmaması için bir
sebep mevcut değildir. Meğer ki, sebep, dış rüzgârların
getirdiği ve sınır içine düşürdüğü bir şey olsun...
Öyle oldu..
Harbin sonunda Amerika’nın dikte ettiği, yani cebren ve
kahren benimsemeye zorladığı hürriyet, demokrasi (cebren
ve kahren zorladığı hürriyet tabirine dikkat) birdenbire
(antibiyotik) vâri bir ilâç tesiri göstermeye başladı.
Dâva Amerika’dan geldiğine göre, onu, herkesten önce,
sabık Amerikan mandası fikrinin savunucusu bir dönmenin
baştacı edeceği şüphesizdi.
Fikir doğru olabilirdi; fakat yanlış elden ve «suret-i hak»
hokkabazı bir «gayr-ı Türk»ün sırf yahudi, mason ve
dönmeleri mes’ut etmek maksadiyle simsarlığı yolundan
gelen bir «doğru»yu, en büyük yanlıştan daha yanlış bilmek
lâzımdı.
–Vicdanını fotoğrafçı vitrinlerine benzetme! Giden,
inandığın adamsa gitti diye ona inancını kaybetme; gelen de
inanmadığım ise geldi diye inanayım deme!
Ve kendimi fikir ve mücadele hayatına adamak üzere,
hepsi 12 senelik bankacılık mesleğini bir tekmede atmış, İş
Bankasından istifayı basmıştım.
Derken hocalık, önce Ankara Devlet Konservatuarının
yüksek kısımlarında ve sonra İstanbul’da Güzel San’atlar
Akademisi Yüksek Mimarî bölümünde Garp Edebiyatı
hocalığı; sırasiyle «Haber» ve «Son Telgraf» gazetelerinde
fıkra muharrirliği ve 1943’de Büyük Doğu..
ş Bankası müfettiş odalarından birinde, mükellef
koltuğumda otururken âni bir dürtüşle ayağa kalkmış ve
kendi kendime sormuştum:
–Dolap beygiri gibi her gün aynı değersiz işi yapmaktan ve
her ay başı cebine birkaç kuruş indirmekten ibaret sefil bir
gayeye hizmet etmeğe ne gün paydos diyeceksin?
O sırada Şükrü Saraçoğlu Genel Başkan Yardımcılığı
odasında.. Beni rica ettiğini söylüyorlar.. Odasına girerken
öğle ezanı okunmaktadır. Beni ikindi vaktine kadar yanında
alıkoyuyor ve Halk Partisinin yaptığı bir nevi dolandırıcılık
marifetine hiç yanaşmadan benimle din meselelerini
konuşuyor. Her cevap verişimde de başını hayretle
sallayarak «Nasıl olur; senin gibi bir adam nasıl müslüman
olur?» gibilerden bir tavır alıyor. Nihayet ikindi ezanı
okunurken ayağa kalkıp izin istiyorum. Beni kapıya kadar
götürüp eli tokmakta ve gözlüğünün altındaki gözleri istihza
ile pırıldamakta soruyor:
–Namaz da kılar mısınız?
–Elbette!.. Her zerremle bağlı olduğum ibadet.
İstihzası apaçık bir şekil alıyor:
–Af dilerim; size öğle namazınızı kaçırttım.
Ben de şu cevabı veriyorum:
–İstiğfar ederim, ağlarım, kaza ederim; umarım ki Allah
affeder. Fakat sizinki gibi mühürlenmiş bir kalbi açmaya
çalışmamdaki ecr her halde büyük olsa gerek..