Bir damla düşünelim, denizlerin dalgasından sıçrayan bir damla, yağmur yağarken düşen bir damla veya yağmur yağdıktan sonra ağaç dalından sarkan bir damla. Her bir damla bir araya gelir, birikir; birikinti olur birikintiler de bir araya gelir ve en son da deniz büyüklüğünde kocaman bir yapı olur. Ne kadar ilginç değil mi bir damla ile küçülmez veya büyümezler ama denizi oluşturan yine o küçük damlalardır.
İnsana gelelim, insanlar da tıpkı bir damla gibi koskoca bir denizin içine düşerler yani toplumun içine girip o toplumun bir üyesi olurlar, bir hayatları olur işte o hayat her bir insan damlasının denizi olur bu defa. O denizi kendi hayatlarımız sanmaktayız. Genelde 'benim hayatım' deriz dimi sahipleniriz hayatımızı oysa bizim ilk anda kendimize ait bir hayatımız yoktur. Damla denize düşmeden önce yine bir su damlasıdır ama denizi yoktur, insan da topluma girmeden bir hayata sahip değildir toplumda ilişkiler kurdukça bir hayatı olur.
İlk anda hayatsız olan insan, gözünü dünyaya açar açmaz çevresindeki insanları fark eder mi etmez mi bilemeyiz ama daha o andan itibaren yanındakilerin sevgisini, merhametini almıştır. Biraz büyüyüp çocukluk yaşında yine sevgisini, eğitimini almıştır. Sonra; gençliğinde heyecanını, yetişkinliğinde saygınlığını, yaşlılıkta tecrübesini ve buna benzer daha nice zamanlarda, nice hayatının oluşması için gereken şeyleri hep parça parça almıştır. 'Almıştır' kelimesi önemli, dedik ya gözümüzü açmadan bir saniye önce şahsi bir hayatımız yoktu zaman içinde hep parça parça başka birilerinden alıp kendi hayatımızı oluşturduk ve oluşturmaya devam ediyoruz. Tıpkı bir yağmur damlasının buluttan düşüp denizdeki yerini bulması gibi.
Peki o yağmurun damlası hep berrak bir denizin ortasına mı düşer? Elbette hayır bazen kirli bir dereye, pis bir bataklığa