Bizler, yapamadıklarımıza bahaneler bularak, yapabildik-
lerimizi pratiğe dökmekteyiz. Oysa yaptıklarımızdan çok daha
fazlası olduğumuzu biliyor, anlıyor ve kavrıyoruz. Yaptıklarımız
ile yapamadıklarımız arasında, zamanın bir yerinde çalışacağız.
Bunun bizi bir çıkmaza sokacağını biliyoruz. Sen kıytırık şair,
sen dolandırıcı ve ruhları aldatan bir şair olarak bana bunu söyle:
Kaç tane kadınla yattın, kaç tane kadın sana ‘Bana şiir yazar mı-
sın?’ diye söyledi? Hadi bunu söyle...”
Mevlüt kadehini bir dikişte yuttu. Mero’nun söylediklerine
şaşırmış, bir o kadar da korkmuştu. Elbette savunmaya geçme-
yecekti ama bir şeyler söylemeliydi. “Sen,” dedi, “Cehaleti bilir
misin? Cahil olmanın getirdiği özgüveni, bir şeylere inanmanın
kendisine kutsallık atfedilmesini, bunun tüm ruha hâkim olaca-
ğına, kişinin tüm ruhunu sarabileceğine inanır mısın? Elbette
bilmezsin. Sen ilgilenmezsin öyle şeylerle, işinde gücünde bir
adamsın ama toplum senden ibaret değil. Kendine bir bak, hayat
senden mütevellit değil. Sen hiçbir şeyin farkında değilsin, belki
de Roza’nın bile farkında değilsin. Senin tek bildiğin, inandıkla-
rına göre yaşamak. Oysa ya inançsız biri olsaydın? Başkalarının
neye göre hareket ettiğini, neye göre yaşadığını anlıyor olsaydın,
bu senin için korkunç olurdu. Şu an yaşadıkların, senin tüm zih-
nini bulandırırdı ve ne kadar ahmak olduğunu sana gösterir olur-
du. Ama sen bunların farkında bile değilsin. Sen doğru bildiğine
inanan, ona göre yaşayan birisisin. O yüzden senin için ya beyaz
vardır ya da siyah; bunların dışındaki hiçbir rengi kabul etmez,
bunlara göre şekil almaz, yaşamazsın.