Yazarken ruhumdan kelimeler dökülüyor ve odamdaki aynadan can çekişim yansıyordu gözlerime. Sessizlik ve geçmişin izleri beni ne kadar da hapsetmişti ruhuma. Yüreğim yaşıyor, nefes alıyor ama elinden tutup yardım dahi edemiyordu acıyla kamburlaşan bedenime. Suskunluğum bir an sitemle çözülüyordu, başını kaldırıp aynada kendisine bakarken. Dudaklar küçük küçük aralanmaya çalışıyor, bedenimin duyabileceği sessizlikte hece hece iki kelime mırıldanıyordu özlemle: "Anne", "baba"...Donuk bir bakışla ruhum yüzüme bakmaya devam ediyordu... Yeniden aralanıyordu dudaklarım... Ne kadar "anne" diyebildin ya da ne kadar "baba"... En önemlisi kaç kez "evladım" derlerken duyabildim onları? Tıp... Koca bir sessizlik yeniden. İçimde kıyametler kopuyor ve dilimin suskunluğunda, gözyaşlarım tutsak yaralarıma tuz basıyor, canımı daha da çok yaralıyor. Ufak bir kıpırdanmada gölge gibi ruhuma eşlik ediyor feryadım.Bu defa içimdeki çocuk konuşuyor: "Kaç kez düşündünüz beni? Kaç kez suçladınız kendinizi? Ben günah olur diye anne, baba demeye çalışıp sizi kırmamaya uğraşırken, siz kaç kez kavgalarınızı bırakıp beni görebildiniz?"Şşşttt... Unutmaya çalış... Faydası yok, zararı var! Hadi gel zamana hapset artık; büyüdün ve bu zamana kadar yoktular, bundan sonra da olmayacaklar. Hak katında günah olmasın diye sen sormaya devam et varlıklarını... Biliyorum, bu da çok acı veriyor ama arada bir de olsa devam et sormaya çocuk. Sök at içindeki fırtınayı; bırak bu kez senin sustukların, onların günahı olsun.