“Doğu’nun Limanları”, bir insanın hayatını anlatıyor gibi görünse de, bana kalırsa bu kitap yavaş yavaş ölen bir medeniyetin iç çekişi.
Dışarıdan bakınca yumuşak bir anlatım, sakin bir ritim var gibi gelir ama satır aralarında, o limanlar aslında sessiz çığlıklarla dolu. Çünkü bu kitap, ait olamayan insanların romanı. Kökü bir yerde, kalbi başka yerde kalmış insanların dramı…
Ossyane benim gözümde bir adamdan çok bir sembol:
– Ne tam doğulu olabiliyor çünkü Doğu onu kendi iç savaşlarında boğuyor,
– Ne tam batılı olabiliyor çünkü Batı onu kabullenmiyor, sınır koyuyor.
Ve işin fenası, bu adam kötü biri değil…
Tam tersi: iyi, hassas, vicdanlı biri. Ama iyi olmak, bu dünyada yetmiyor. İşte burada kitabın kalbi başlıyor bence.
Kitabı okurken şunları düşündüm aslinda ; “Bazen hayatta ne yaparsan yap, dünya seni şekillendiriyor. Sen bir limana demir atmak istiyorsun ama liman yok. Ya yok edilmiş ya da seni kabul etmiyor.”
Ossyane’nin yitip gitmesi sadece bir karakterin düşüşü değil, aslında umutların, birlikte yaşamanın, sevgiyi ideolojinin üstünde tutmanın düşüşü.
Yani bu kitap, günümüzde hâlâ çözülmemiş bir yarayı taşıyor:
"Birlikte yaşayabilir miyiz?"
Din, dil, mezhep, etnik köken… Bunlar insanlığın önüne geçmek zorunda mı?
Aşk bile burada yarım kalıyor. Çünkü dünya, iki insanın saf sevgisine bile fazla geliyor.
Aynı zamanda farkli tatlar alınabiliyor bu kitapta :
“İnsanın en büyük yalnızlığı, hiçbir yere tam ait olamamasıdır.”
Ve asıl yorgunluk, savaşta değil, savaş bittiğinde gelir. İnsan bir ömrü değil, kendi sesini arar. Ama sesin yankılanacağı bir boşluk kalmamışsa, neye yarar? Biraz farklı lakin manalı bir bakış diyelim.
Son olarak “Doğu’nun Limanları” da sadece bir roman değil, kaybolan insanların haritasıdır.
Görmeyi bilene tabi