Sarhoştum. Hava, elektrikler, şehir beni sarhoş ediyordu. İnsanlar beni bir mıknatıs hızıyla kendilerine çekiyorlardı. Dünyayı ve şehri riyasız kucaklamak istiyordum.
Dört duvar, bir pencere, bir valiz içinde birkaç kitap ve bir demir karyola... Hasılı mukaddes bir hapishane olan odamda düşünmeden, hatta okumadan gezindim durdum.
Birkaç adım atıp duruyorum. İçine düştüğüm bu topyekûn unutuluşu tadıyorum: İki kent arasındayım, biri beni bilmiyor, öteki de artık tanımıyor. Beni kim hatırlar?