Herkese Merhaba.
Bugün sizlere Jose Mauro de Vasconcelos’un “Şeker Portakalı” kitabından bahsedeceğim.
Yıllar önce okumama rağmen bir çok defa okusam da bende hep aynı tadı, aynı hüznü ve aynı hayali barındırıyor.
Zeze’nin henüz 5 yaşındayken kendi başına oyunlar oynaması ve haylazlıkları, kendisinden büyük laflar edişi, bütün sınıftaki masaların bardaklarında çiçek bulunurken, kendi sınıfının masasındaki bardağın boş olmasını kendine dert edinen kalbi büyük mü büyük bir adam.
Zeze’nin bir de yeni taşındığı evin bahçesinde küçük bir fidan ağacı vardır: Şeker portakalı…
Zeze bütün yaşadıklarını gelir bir çırpıda şeker portakalına anlatır. Zeze’nin hayal dünyası o kadar büyüktür ki şeker portakalı dünyanın en güzel binek atıdır.
Zeze’nin bir de çok yakın arkadaşı olur yaşı babasından da büyük “Portuga”… Onu o kadar sever ki babam diye sahiplenir.
Portuga!"
"Ηı…”
"Ben senin yanından bir daha hiç ayrılmak istemiyorum, biliyor musun?"
"Niye?"
“Çünkü dünyanın en iyi insanı sensin. Senin yanın- dayken kimse bana zarar vermiyor ve kalbimde mutluluk güneş gibi parlıyor." (Sayfa, 127)
Zeze’nin içinde yavaş yavaş öldürdüğü bir de öz babası vardır, işsizdir.
"Dahası var. Şeker portakalı fidanını hemen kesmeyecekler. Kestiklerindeyse uzaklarda olacaksın ve hiç hissetmeyeceksin."
Hıçkırıklara boğularak dizlerine sarıldım.
"Hepsi boşuna, baba... Hepsi boşuna..."
Tıpkı benimki gibi yaşlarla sırılsıklam olmuş yüzüne baktım ve bir ölü gibi fısıldadım:
"Kestiler bile baba, bir haftadan fazla oldu, şeker portakalı fidanımı kestiler." (Sayfa, 182)
Okurken boğazımın düğümlendiği ve burada daha fazlasını sizlere bahsedemeyeceğim, bende, derin izler bırakan, yeri apayrı olan bir başyapıt…