Duvardaki sıva döküntüleri, tıpkı irinli bir yaranın kabuk bağlaması gibi parça parça dökülüyordu. Kırmızı tuğlalar, bu harap gövdenin altından fırlayan çıplak et parçaları gibi bakıyordu insana. Ferit, elindeki tıraş fırçasını o nemli oyuğa yerleştirirken, parmak uçlarında soğuk bir ürperme hissetti. Bu, sadece rutubetin soğuğu değildi; bu, bir devrin, bir terbiyenin ve bir şahsiyetin kendi enkazı önündeki üşümesiydi.
Sarı çerçeveli küçük ayna, karşısında duran bu adamı ikiye bölmüştü. Bir yanda modern hayatın mecbur kıldığı sinekaydı tıraşın yapay parlaklığı, diğer yanda ise bu dökük duvarın, bu paslı çeşmenin ve bu çürümüş dokunun temsil ettiği o amansız mazi... Sabun şişesinin içindeki yeşil sıvı, bu sefaletin ortasında bir batılılaşma özentisi gibi iğreti, bir o kadar da hastalıklı parlıyordu.
Ferit, aynadaki yansımasına bakarken bir an için kendi yüzünün de o sıvalar gibi döküldüğünü sandı. "Ruhumun sıvası dökülüyor," diye düşündü. "İçimdeki tuğlalar birer birer açığa çıkıyor ve ben hâlâ bu dış yüzeyi, bu kabuğu düzeltmeye çalışıyorum." Çeşmeden akan suyun sesi, boş bir odada yankılanan öksürük sesine benziyordu. Kesik kesik, hırıltılı ve yorgun... Ferit, cebindeki birkaç kuruşun ağırlığını hissetti. Bu para, birazdan boyayacağı pabuçların, ezileceği sokakların bedeliydi. Ama içindeki o büyük boşluğu hangi bedel doldurabilirdi? Yetimlerin hakkını ayırırken duyduğu o garip huzur, aslında kendi ruhunun yetimliğine bir merhemdi.
Sokağa adımını attığında, bir eliyle paltosunun yakasını kaldırdı. Arkasında bıraktığı o dökük duvar, artık bir yapı değil; Ferit’in içindeki o "eski" ile "yeni" arasındaki amansız kavganın sessiz ve kanlı meydanıydı.