İnsan vücudunda hamilelik kadar büyük çok az mucize vardır muhtemelen. Bir parça su, topraktan dönüşmüş bir parça ete tutunuyor. O suyun bir kısmı, göz olup görüyor, bir kısmı burun olup koku alıyor, bir kısmı karaciğer olup en karışık kimyevi işlevleri aynı anda yapabilen dünyanın en dev laboratuvarına dönüşüyor. Bir kısmı akciğer oluyor ; azot, oksijen, karbondioksit karışımı havanın sadece bir bileşenini alıyor, onu başka bir gaza dönüştürüyor. O suyun bir kısmı sert bir kemik, bir kısmı yumuşak bir kas oluyor. Dil oluyor ağzımızın içinde binlerce manevra ile meramımızı anlatıyor. En müthişi de bir kısmı beyin oluyor;düşünüyor, gözlemliyor,karar alıyor, dünyaya hükmediyor. Bütün bunlar o bir damla sudan, anneden, bebekten ve sudan habersiz gerçekleşiyor. Dokuz ay on gün süren hummalı bir çalışma sonunda ortaya görebilen, düşünebilen, dinleyebilen, en çok da ağlayabilen bir canlı çıkıyor. Göbek kordonu sadece annenin yediklerindeki içeriği dakikalar içinde bebeğe ulaştırmıyor, aynı zamanda annenin duygularını da aralıksız olarak aktarıyor. Bebek ne dil biliuor, ne de anlam;fakat kayıpsız bir şekilde bu hisleri emiyor. Hayatı boyunca bu duyguların bir ağırlığı oluyor.
O, (sav) kimsenin hanesine izin almadıkça girmezdi. Hane-i saadetlerine geldiği zaman da evde kalacağı müddeti üçe bölerdi; birini Allah'a ibadete, diğer vaktini ailesine, üçüncüsünü de şahsına ayırırdı. Kendisine ayırdığı zamanını avam havas insanların hepsine tahsis eder, onlardan kimseyi mahrum bırakmazdı. Hepsinin gönlünü fethederdi.
Ne mutlu, Peygamber Efendimiz'in ve ashab-ı kiramın aşkından hisse alarak kalplerini iman vechiyle, gönüllerini Kur'an ruhaniyetiyle, ruhlarını hizmet neşesiyle, vicdanlarını güzel ahlakın berraklığıyla süsleyip ebedi saadetin manevi hazzı içinde yaşayan mü'minlere...
Aşk tohumu, ancak O'nun muhabbet toprağında yeşerir. O gönle bereket ve feyiz menbaıdır. O'nun muhabbet toprağı, nice taşlaşmış gönülleri bir mücevher safiyetine yükseltilmiştir.