Ne yazık ki çoğumuz görünüşünü beğenmediğimiz kişileri baştan reddeder ve onlara kişiliklerini ortaya çıkarma fırsatı tanımayız. Tanımadığı bir adamla buluşmaktan son anda kaçan bir kadın bana şöyle demişti: “Onu kafede görünce içeri girmekten vazgeçtim. Ne gerek var? Öyle bir adamla çıkmam mümkün değildi.” Güzellik yüzeysel olmakla birlikte, süzgeç görevi nedeniyle romantik ilişkilerde çok büyük bir güce sahiptir. Bu çekilicik yüzgeci yüzünden, harika bir aşık veya ideal bir eş olabilecek pek çok kişi daha baştan elenir. Çekici olmayan kişilere yönelik bu önyargımız, kısmen de olsa, güzellikle aşk arasında bilinçli veya bilinçsiz olarak kurduğumuz bağlantıdan kaynaklanır.
İnsanların içinde romantik aşka dair çok büyük beklentiler yaratan bir kültürde yaşıyoruz. Hepimizin aşina olduğu, “ilk görüşte aşk”, “bir elmanın iki yarısı”, “ birbirleri için yaratılmışlar” gibi ifadeler, romantik aşktan ve aşık olma deneyiminden çok şey beklememize yol açıyor. Romantik filmler, kitaplar ve büyük aşklarla ilgili efsaneler, bu beklentilerin oluşmasına yardımcı oluyor. Bir ankete göre, katılımcıların %56’sı ilk görüşte aşka inanıyor. Halbuki romantik çekim görüşmeleri çözümlendiğinde, görüşülenlerin yalnızca %11’inin bunu yaşadığı anlaşılıyor.
Ruh hali çekimi neden etkiler ? En temel, en basit şekliyle, bize kendimizi iyi hissettiren herkesi ve her şeyi sever, bize kendimizi kötü hissettiren kimseleri ve şeyleri sevmeyiz. Duyduğumuz çekim veya antipati, içimizde oluşan iyi ya da kötü hislere bağlıdır.
Hareket etme, düşünme veya hissetme özgürlüğümüz tehdit altındayken, bu özgürlüğü geri almaya güdüleniriz. İnsanların yitirdikleri şeyleri daha fazla istemesinin ve romantik aşk söz konusu olduğunda kendileriyle ilgilenmeyen veya sahip olmadıkları ya da olamayacakları kişileri arzulamasının nedeni budur. Hiç yaşanmayan öpüşmeler de bu nedenle bir türlü aklımızdan çıkmaz.