Hayatın büyük manşetlerin, kutlamaların ve trajedilerin arasında akıp gittiğini düşünürüz sık sık. Zihnimizin arşivinde parlak renkli, kalın kapaklı dosyalarda sakladığımız o "önemli" günlerin gürültüsünde, yaşamın asıl fısıltısını, asıl şiirini kaçırırız. Ben bu kitabı, tam da o fısıltıyı duyabilmen için, hayatın o gözden kaçan, üzerine pek konuşulmayan, sıradanlığın örtüsü altındaki sessiz anlarına bir yolculuk yapalım diye yazdım. Sayfaları çevirirken amacım sana büyük cevaplar vermek değil, aksine, sabah demlenen bir çayın kokusunda, otobüs camına vuran yağmur damlasında veya kalabalıkta yürürken hissettiğin o tuhaf yalnızlıkta saklı olan felsefeyi birlikte keşfetmek.
Bu atlasın sayfalarında, hayatın en tanıdık ama en az fark edilmiş manzaralarında gezineceğiz. Sabah uyanmanın o mahmur ayininden, bekleyişin zamanı büken o tuhaf anatomisine; eşyaların bize fısıldadığı sessiz anılardan, konuşulmayan sözlerin ilişkilerde ördüğü o görünmez duvarlara kadar uzanacağız. Her bölümde, aslında ne kadar ortak kırılganlıkları, benzer hüzünleri ve aynı küçük tesellileri paylaştığımızı göreceksin. Bu kitap, sana yabancı bir hikâye anlatmıyor; aksine, kendi hayatının o en sıradan görünen anlarının bile ne kadar derin bir şiir ve anlam taşıdığını hatırlatmak için bir ayna tutuyor.
Sana bir sır vereyim, bu sayfaları yazarken anladım ki hayatın asıl güzelliği, onun mükemmelliğinde değil, tam da bu kırılganlığında saklı. Tıpkı yaşanmışlığın izlerini taşıyan bir ahşap masanın ya da kırışıklıklarla dolu bir yüzün dokunaklı güzelliği gibi, hayat da kusurlarıyla, çatlaklarıyla, eksiklikleriyle gerçektir ve şiirseldir. Bu anları değerli kılan şey, onların geçiciliğidir. Kırılganlık bir zayıflık değil, aksine, her anın kıymetini bilmemizi sağlayan, bizi daha derin hissetmeye, daha