Aklın payına düşen, anlamları kavramaktır.
Kalbin payına düşense öğüt alma, yasaklardan etkilenme ve istenenleri uygulamaya koymadır.
Demek ki dil okur, akıl anlar ve kalp öğüt alıp uygular.
(Elif lâm mîm veya elif lâm râ ya da hâ mîm gibi sure başlarında yer alan harfler, okuyana oraları hatırlatır).
Mîmler (m harfleri), Kur’ân’ın meydanlarıdır.
Râlar (re harfleri) Kur’ân’ın bağlarındır (bostanlarıdır).
Hâlar (h harfleri) onun kaleleri.
Sebbeha (Allah’ı tesbih eder, yüceltir) kelimesiyle başlayan sureler, Kur’ân’ın gelinleridir.
Hâ mîm ile başlayan sureler, Kur’ân’ın dibâceleri/kıymetli kumaşlarıdır.
Mufassal, yani Kaf’tan sona kadar olan sureler ise, Kur’ân’ın bahçeleridir.
Bunların dışındaki kalan surelere, Kur’ân’ın kervansaraylarıdır.
Dolayısıyla Kur’ân okuru, meydanlara girer, bağlardan bir şeyler devşirir, kalelerin içine dalar, gelinleri görür, kıymetli kumaşları giyinir, bahçelerde gezinir, kervansarayların odalarında dinlenir. O yüzden de, zihni ve gönlü bütün bunlarla dolar taşar. Kendisini bunlardan başkası meşgul etmez. Hatırından başka bir şey geçmez ve başka hiçbir şey de onun zihnini dağıtmaz!
İnsan Kur'ân'ı okurken kendini bir seyrangâhtan( gezinti yerinde, parkta) seyre dalmış gibi olur. O manzaraya kendisini kaptıran kişi, başka bir şey düşünebilir mi hiç ?