Kitabın başından sonunu bilip yine de zevkle okumaya devam edilen bir roman. Her sayfasında özgürlüğümün, vücut bütünlüğümün ve özellikle boynumun değerini anladım. Okumaya başladığımdan beri düşündüğüm tek şey şuydu: Kahramanın ölüm cezasına çarptırılmasından sonra kalan süre 6 hafta. Peki, benim ya da bu incelemeyi okuyan senin şu andan itibaren kaçınılmaz sonumuz, cezamız olan ölümümüze kalan süre ne kadar?
İnsanı iliklerine kadar titreten bu gerçekte asıl can yakıcı olan ne zaman öleceğimizin bilinci mi, ölüm şeklimizin bilinci mi? Romandaki kahramanın boynu giyotin ile bedeninden ayrılıyor. Peki bundan daha kötü hangi ölüm şekli olabilir, aramızdan hangisinin ölüm karinesine yazılacak?
Biliyorum ki en erken 1 saat,en geç yarın bütün bu düşüncelerden sıyrılmış normal hayatıma devam ediyor olacağım-olacağız- ama ne zamanımız ne de şeklimiz değişmeyecek.
" Yaşamak istediğim tek yer olan o hafızadan şimdiden silindim." Hangimiz kaybettiklerimizin acısını ilk günkü gibi taşıyoruz ki? Başın vücuttan ayrılması gibi geri dönüşün imkansızlığıyla cezalandırılan birlikteliğimizin hafızalardan silinmesi ne kadar uzun sürdü?
Hepimiz mutlaka cenazenin bulunduğu bir alanda biraz vakit geçmesiyle sohbetler, gülüşmelerin başladığını görmüşüzdür. Başı omuzlarının üstündeyken de zaten ölmüş bir adamın karşısında halkın nasıl kayıtsız, neşeli hatta heyecanlı oluşuna da tanıklık ediyoruz. Ölüm cezasının yozlaştırdığı bir topluluktan ne farkımız var?
Zihnimde sorular bitmiyor... kısaca dil ve üslup olarak yeni bilenmiş ve iyi gerilmiş bir giyotinin maarifetli hali gibi akıcı... Tavsiye ediyorum.