NiL

Puan vermedi·400 syf.··
2026 17. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 08 Nisan 2026 07:39
Upton Sinclair ‘in 1906 yılında kaleme aldığı Şikago Mezbahaları bugüne kadar okuduğum en iyi sistem eleştirisiydi. Yazar , kapitalizmin tüm vahşi doğasını göçmen bir ailenin hikayesi üzerinden bizlere sunuyor. Jurgis ve ailesi daha özgür ve refah yaşayacaklarını düşünerek Litvanya’dan Amerika’ya göç ediyor. Burada hayatta kalabilmek için tüm aile çok sağlıksız ve insan onuruna aykırı koşullarda çalışmak zorunda kalıyor. Daha güzel bir hayat hayalleri zamanla kabusa dönüyor. Ailenin çöküşünü okurken bir yandan da sağlıksız çalışma koşulları , emlak sistemindeki çöküş, insan sağlığının hiçe sayılması, hukukun ve adaletin temel yapı taşlarının yağmalanışı , kamudaki yolsuzluk ve görevi kötüye kullanmalar , kamu düzeni için gerekli olan yasaların kamuyu korumak yerine siyasi erkleri koruması ve çok daha fazlası hikayenin şekillenmesinde rol oynuyor. Hikayenin sonunda ise daha insani şartlarda yaşamanın mümkün olduğu bunun da sömürü düzenini yıkarak, sınıf bilincini yayarak , işçi sınıfına asıl üreten ve var edenin kendileri olduğu ama üretim araçlarının bir avuç azınlığın elinde olduğu için üç kuruşa mahküm edildiklerinin hatırlatılmasıyla son buluyor. Kahramanımız Jurgis çok heyecanlanıyor tanıştığı bu yeni kavramla. Sonra böyle eşit ve adaletli bir yaşamın gerekli olduğunu bende düşünüyordum ama böyle bir sistem olduğunu bilmiyordum diyor. Artık biliyor! Çok etkileyici ve önemli bir roman. Yazar 1906 yılında sistemin insanları nasıl kuşattığını ve hem bedenen hem ruhen nasıl tükettiğini çok derinlikli ve detaylı anlatmış. Bugün yani 2026 yılında çürümüşlüğün hala devam ediyor olması , sistemin insanoğluna farklı araçlarla ama aynı baskıyı hala yapıyor oluşu da çok üzücü. Yani bitmedi sürüyor aynı kavga !
Şikago MezbahalarıUpton Sinclair · Sel Yayıncılık · 20261,182 okunma
Reklam
Puan vermedi·192 syf.··
2026 19. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 22 Nisan 2026 17:47
Maggie O'Farrell’in okuduğum ikinci romanı ve yine beni derin bir duygu yoğunluğunun ortasında bıraktı. Hamnet’i okuduğumda kalbimin ortasına yerleşen o koca duyguyla ne yapacağımı şaşırmış, kitabın son sayfalarında derin derin nefes almıştım. Edebiyatın gücü karşısında bir kez daha hayran kalmıştım. Ama Esme Lennox beni bambaşka bir yerden vurdu. Kadın ve kadına dair meseleler bugün hâlâ çok konuşuluyor; fakat yıllar ve coğrafyalar değişse de kadının toplumdaki rolünün ve bu rolün sonuçlarının böylesine acımasız olabilmesi hâlâ kabul etmekte zorlandığım bir gerçek. 1930’ların İngiltere’sinde genç bir kadın: Esme. Özgür ruhlu, açık sözlü, kendi isteklerinin farkında, eğitime meraklı… Yani o yılların kadına biçtiği rolün tam zıttı. Kadının belli bir yaştan sonra eğitimine devam etmediği, yapabileceği tek şeyin evlenmek ve çocuk sahibi olmak olduğunun düşünüldüğü yıllar. Gerçi bugün bu zihniyetin ne kadar değiştiği de ayrı bir tartışma konusu(?) Esme’ nin özgür ruhu elbette önce ailesini rahatsız ediyor. Hayal gücü ve güçlü karakteri, dönemin en ağır damgasını yemesine neden oluyor: histeri. Yani bu özellikler bir çeşit delilik olarak görülüyor. Ailesi onu bir akıl hastanesine kapatıyor ve Esme tam 61 yıl boyunca o karanlıkta unutuluyor. Özgür ruhu tutsak ediliyor. Hastanenin kapanması gündeme geldiğinde, Esme’yi almaya en yakın akrabası Iris çağırılıyor. Varlığından bile haberdar olmadığı Esme ile karşılaşmasıyla roman başlıyor ve Esme’yi o kapalı kapıların ardına götüren sürecin nedenleriyle yüzleşiyoruz. Bu roman yalnızca bir hikâye anlatmıyor; güçlü bir toplum eleştirisi sunuyor. Kadın olmak, aile içi travmalar, kıskançlıklar ve insan doğasının karanlık tarafları üzerine derin bir düşünce yolculuğuna çıkarıyor bizi. Ah, bu kitap hakkında daha ne çok şey söylemek
Esme Lennox Nasıl Yok OlduMaggie O'Farrell · Domingo Yayınevi · 20243,030 okunma
Puan vermedi·320 syf.··
2026 21. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 03 Mayıs 2026 20:14
Fasülye Ayıklama Sanatı, beklentisiz başlayıp büyük bir keyifle okuduğum kitaplardan biri oldu. Olay örgüsünün merkezde olmadığı, sakin ve dingin anlatıları gün geçtikçe daha çok sevdiğimi fark ediyorum. Belki de hayatın hızına küçük bir müdahale yapıp beni sessiz bir köşeye çektiği içindir. Kitap; yazlık bir evde bekçilik yapan yaşlı bir adamın, evi kiralamak üzere gelen bir yabancıya hayatını anlatmasıyla başlıyor. Anlatı doğrusal bir düzlemde ilerlemiyor. Yazar Wieslaw Mysliwski bilinç akışı tekniğine göz kırpıyor; tam anlamıyla bu teknikle yazılmış demek zor, ama zaman içinde sıçrayarak ilerleyen bir anlatı var. Bir noktadan başlıyor, o anı başka bir anıyı çağırıyor; bazen kendisiyle çelişiyor, bazen az önce anlattığını düzeltiyor, bazen unuttuğu bir anekdotu ekleyerek hikâyeyi yeniden genişletiyor. Kısacası zihninden geçenler filtresiz biçimde anlatıcının ağzından dökülüyor. Romanın tamamı bir monolog. Fasülye ayıklama ise güçlü bir metafor: Anlatıcı fasülyeleri ayıklarken aslında kendi hayatını katman katman soyuyor, parçalara ayırıyor. Kitap, bir insanın hafızasından geçenleri anlatırken arka planına II. Dünya Savaşı’nı alıyor. Bu bir savaş romanı değil; savaşın ortasında bir insanın hayatına tanıklık ettiğimiz bir anlatı. Savaş romanlarında çoğu zaman merkezde savaşın kendisi vardır: yıkım, kayıp, travma… Burada ise süregelen bir savaşın gölgesinde akmaya devam eden gündelik hayatı görüyoruz. Savaşın götürdüklerine rağmen insanın korumaya çalıştıklarını okuyoruz. Çok severek okudum.
Fasulye Ayıklama Sanatı Üzerine Bir TezWieslaw Mysliwski · Yapı Kredi Yayınları · 2020524 okunma

NiL

, bir kitap okudu
Puan vermedi·72 syf.·
2026 22. kitabı
Oxana Timofeeva
8.2/10 · 23 okunma

NiL

, bir kitap okudu
Puan vermedi·320 syf.··
5 günde okudu
·
Okunma: 03 Mayıs 2026 20:14
·
2026 21. kitabı
Wieslaw Mysliwski
8.5/10 · 524 okunma
Reklam