Genellikle bir sebeple ailesinden uzaklaşmış ve onlarla bağını tamamen koparmış kahramanın, bir şekilde ailesinden birinin acı haberini alır almaz evine dönüp, henüz son nefesini vermemiş olan o çocukluk yarasıyla hesaplaşmasını, uzun ve ajite edilmek için yoğun çabalar sarf edilmiş monologlarla okuruz. Böyle bir şeyle karşılaşmayacağıma emin olarak bu romana başlamıştım ve beni şaşırtmadı.
Ben yazarın tumturaklı cümleler kurmaya çalışmadan, samimi ve sade bir anlatıma sahip olmasını seviyorum. Kaptanoğlu, roman matematiğini iyi biliyor, okuyucuyu hiç bölünmeden yüz sayfa boyunca hikayenin içinde tutuyor.
Bu hikayede, birçok kadının, çocukluk ile gençlik arasında sıkışıp kaldığı dönemlerinde yaşadığı bir şeylerle muhakkak karşılaşacağını düşünüyorum. Toplumsal cinsiyet rollerinin çocukluğu, ebeveynliği, hatta ölümü bile nasıl da usul usul etkilediğini, öyle rahat ve yalın anlatıyor ki; işte tam burada edebiyatımızın, çokta lafı dolandırmadan, kaygısızca, ajite etmeden, süslemeden öylece alıp önümüze koyan cesur bir yazara sahip olduğunu görüyorum.
Özgürlük, görülme, koşulsuz desteklenme, bağlanma, çekirdek aile, ailenin içinde birey olarak var olma, kendini ispat gibi üzerinde çokça durup konuşmaya değer konuları var ancak roman hakkında daha fazla spoiler vermeden nasıl konuşurum bilemiyorum.