Bazen insan, haklı olmanın ağırlığını taşırken neden o kadar ısrar ettiğini unutur. Bir düşüncenin peşine takılır bir kelimenin gölgesinde kaybolur. Herkes kendi doğrusuna inanmak ister çünkü yanılmak çoğu zaman insanın kendine itiraf edemediği en büyük korkudur.
Ama haklı olmak her zaman doğru olmak değildir.
Bazı doğrular bir duvar gibi örülür sessiz, soğuk, geçilmez. Ve insan, o duvarın arkasında kendi yankısıyla baş başa kalır. Ne kadar bağırırsa bağırsın duyduğu hep kendi sesidir.
Bir noktadan sonra kimin ne söylediği unutulur. Geride sadece bir sessizlik kalır içinde *keşke* ile *boşver* arasında salınan bir sessizlik.
Belki de hayatta bazı şeyleri korumak haklı çıkmaktan daha değerlidir.
Ama inat bunu duymayı reddeder.
Zaman geçtikçe haklılık da anlamsızlaşır.
Ne tartışmalar ne savunmalar kalır sadece bir sükûnet bir kabulleniş.
Ve insan anlar: bazı kayıplar öfkeyle değil, sessizlikle olur.
Belki de mesele hep buydu:
Hayat, bizi haklı olmakla değil, vazgeçebilmekle sınar.
Ve biz, bazen bir inat uğruna, en derin tarafımızı sessizce kaybederiz.