Değerlerimiz mi değişen, biz miyiz eksilen?
Eskiden uzaktan bir akraba vefat etse, haftalarca o hüznün etkisinden kurtulamazdık. Anadolu’da cenaze evinde yemek beklenmez, komşular oraya yemek götürürdü. Yas tutan eve ayıp olmasın diye çamaşır yıkamaya bile çekinilirdi. Şimdi ise sela sesleri, düğün konvoylarının gürültüsüne karışıyor. Ölüm artık uzağımızda değil, tam içimizde ama biz ona da alıştık.
Cami çıkışında çocuklara beyaz şeker veren o güzel amcalar vardı; çocuklar komşuya, çantalar bakkala emanet edilirdi. Şimdilerde ise aklımıza gelmeyecek kötülükleri haberlerde görüyor, insandan korkuyoruz. Peki, biz çok mu masumuz? Hayır. Suça, acıya, yozlaştırılan inanca ve kültüre el birliğiyle alıştık.
Dünya ömrü, evrensel saate göre sadece üç günlük bir süreden ibaret. Biz bu süreyi kendimize zehir edip nedeni belirsiz hastalıklarla boğuşurken bile zaman akıp gidiyor. 'Akışına bıraktım' derken bile o anın bize özel sunulduğunu fark etmeden, son tüketim tarihimize doğru nefes tüketiyoruz.