Bu ay dolabımın köşesinde kalmış kitapları okumaya karar verdim. Okumayı tercih ettiğim ilk kitap da lisenin ortalarında, 10. sınıfta okuduğum Sergüzeşt romanı oldu.
Bu kitabı 10. sınıfta okurken çok severek okumuştum. Her şeyi çok iyi anladığımı düşünüyor ve Celal’i de çok seviyordum. Her şey bana çok normal gelmişti, neden bilmiyorum. Ama şimdi kitabı tekrar okuyunca aslında o zaman pek de iyi anlamadığımı fark ettim. Şimdi daha net görüyorum birçok şeyi.
Bu kitap zaten realist bir roman. Dönemi gerçekten çok iyi anlatıyor. O dönemdeki insan ticaretini ve alt–üst sınıf ayrımını zamanında bu kadar iyi anlamamışım. Şimdi okurken acayip sinirleniyorum. halayıkların bir insan gibi değil de adeta bir oyuncak gibi görülmesi beni özellikle çok sinirlendiriyor. Okurken içim daralıyor.
Tanzimat döneminde yazıldığı için kitapta betimleme çok fazla. O zaman nasıl rahat rahat okumuşum bilmiyorum. Muhtemelen sınavı var diye zorlayarak okumuştum. Ama şimdi okurken hem daha iyi anlıyorum hem de bazı yerlerde daha çok sıkılıyorum.
Kitabın başından itibaren Celal karakterinden nefret ettim, yalan yok. Dilber’e zaten en başından beri çok üzülüyorum. Daha dokuz yaşında bile değilken ailesinden koparılıp satılıyor. İlk gittiği yerde kötü davranılıyor. Tam kurtuldu derken yine satılıyor. İhtiyar kadının gidip haber vermesine çok sinirlendim. Ne gerek vardı? Saklasaydı kimse bulamayabilirdi Dilber’i. O evde bir tas çorbayla bile mutlu yaşayabilirdi belki. O yüzden o kadına da çok sinirlendim.
Sonunda biraz daha iyi bir yere gidiyor gibi hissediyoruz ama bu sefer de Celal yüzünden başı beladan kurtulmuyor. Celal onu adeta oyuncak gibi kullanıyor; giydiriyor, süslüyor, resmini çiziyor. Sonradan aşık olması benim için hiçbir şeyi değiştirmedi. Çünkü Celal bence iradesiz bir karakter.