Yaşamın kederi ve yoksulluğu yaralamıştı onu: öylesine çaresizdi ki yaşam, gerçek durumunun bilincinden hayaller yoluyla sıyrılmaya mecbur kalıyordu devamlı.
İnsanı ise tesadüfler eğitmiş, ikili bir varlık olmuş... Ve işte bazen hastayken, mutsuzken, âşıkken, feci bir kabus gördüğümüzde, genel olarak normdan uzaklaştığımız durumlarda iki kişi olduğumuzu açık seçik duyarız: Yani ben tek kişiyimdir ama içimde biri daha vardır. Bu gizemli "o" sık sık mırıldanır, bazen ağlar, içinden çıkıp uzak bir yere gitmek ister, canı sıkılır, korkar...
Görürüz ki iki kişiyiz ve birbirimizden bıkmışız. Bilincimiz çift değil tek olduğunda bir hafiflik, özgürlük duyarız, manasız bir hayvan cennetine düşmüşüz gibi. Bilincimizin ikiliğini kaybettiğimiz an bizi hayvanlardan ayıran çizgi çok incedir; sık sık arkaik zamanlarda yaşarız, anlamını kavramaksızın... Fakat sonra iki bilincimiz tekrar kenetlenir ve biz yeniden "iki manalı" düşüncemizin kucağında insan oluruz; yoksul bir teklik prensibine göre kurulmuş tabiatsa bizzat doğurmadığı, kendiliğinden meydana gelmiş ürkütücü ikili yapıların etkisinden kaçmak için dişlerini gıcırdatır, büzülür... Şimdi tek başıma kalmak tüylerimi ürpertiyor! Kafamı ısıtan iki tutkunun o ezeli kaynaşması yok mu...
Uzun sürer yüreğin insanın içinde bir önseziyle titreyip durması; kemikler ve gündelik yaşamın derdi sıkıştırır onu ve nihayet sıcaklığını soğuk serin yollarda yitirerek atılır ileriye.